Translate

23 Mayıs 2019 Perşembe

Eskilere duyulan özlem

Neden eski zamanlarda yaşamak istiyoruz?

Çünkü eski zamanlarda her şeyin değerli olduğunu düşünüyoruz. Sebep?
''Bilinmezlik…
Eskiden her şeyi bilmiyorduk. Her şeyi yarım yamalak değil, bir şeyi biliyor, iyi biliyorduk. Konunun uzmanıydık, zalimi değil… Gizemliydik. Çok iletişim halinde değildik. Şu an beklemenin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Bir mektup gönderdiğimiz de; aylarca mektubun ne zaman geleceğini, içinde ne yazdığını, o bekleme sürecini, heyecanını, geldi mi gelecek mi tedirginliğini, postada mı kayboldu endişesini yaşardık.
Ya şimdi? “Okundu” ibaresi görmek, “İletildi” mesajını almak sabırsız kalplerimize soğuk su serpiyor.
Sevdiğin kızla/erkekle buluşmak için çeşme başları buluşma yeriyken, şimdi ne çeşme kaldı ne de o köy… Ofislerdeki sebil başında insanlar birbirinin yüzüne bile bakmıyorken, şimdiki buluşma yerleri kapitalist iktidarların sevdiği adamlarının isimlerinin verildiği meydanlar oluyor.
Eskiden buluşmak için verilen saat diliminde orada olunurdu. Söz önemliydi. Şimdiki gibi beş dakikada bir;“Geldin mi?”, “Neredesin?”, “Hâlâ gelemedin mi?” of pof, afra tafra sıkıntılarına girilmiyordu. Gelmezse, gerçekten önemli bir işi çıkmıştı, “Yoksa gelmemezlik yapmaz!” düşüncesi vardı. Oysaki şimdiki zamanda öyle mi?
Eğer gelmemişse “Kesin bir şey var”dır. Neden gelmediğinin sebeplerinden, birbirinden haince düşüncelerle beş bölümlük korku-dram dizisi çekilebilir. O zamanlar aşk, haber alınamadığında “Başına kötü bir şey mi geldi?” diye düşünmekti. Garantici ruhlarımız heyecan, tedirginlik, endişe nedir bilmeden, bekleme duygularından yoksun;mekanik bir şekilde dolaşıyor, çarpık kentleşmiş, yeşilden yoksun bu şehirlerde.
Huzursuzluğun Kitabı’nda şöyle yazıyor:
Bu yüzleri, bu alışkanlıkları, bu günleri görmek istemiyorum artık. Başka biri olmalı. Hücrelerime sinmiş bu rol yapma saplantısının yorgunluğunu atmalıyım. Uyku huzurla değil, hayatla çöksün üstüme. Deniz kenarında bir kulübe, hatta dağların sarp eteklerinde bir mağara yeter bana. Ne yazık ki istemekle olmuyor.
Kölelik bu hayatın yasasıdır; başka bir kural da yoktur zaten, çünkü isyan etmenin de, kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. Kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir. Özgürlüğe olan korkakça sevgimiz (ansızın özgür kalsak, bu sefer de yeni bir şey olduğu için yadırgar, hemen kaçardık özgürlükten) köleliğin üzerimizdeki ağırlığını açıkça gösteriyor.
Beni ele alalım; her şeydeki, yani kendimdeki tekdüzelikten kurtulmak uğruna bir kulübeye ya da mağaraya kaçmaya hazırım; ama kendi varlığımın bir özelliği olan tekdüzeliği gittiğim her yere taşıyacağımı bile bile, o kulübeye gitmeli miyim acaba? Varolduğum yerde, varolduğum için göğsüm sıkışırken ve bu hastalığın etrafımı saran şeylerden değil, ciğerlerimden kaynaklandığını bilirken, daha rahat nefes alabileceğim bir yer bulabilir miyim?
Genel olarak bulamıyoruz ve bulamadığımız içinde bedenlerimize toplumun istediği kişilikleri monte edip, kiralık ruhlarla dolanıyoruz, birbirimize çarpa çarpa…
Modern hayatlar, suni mutluluklar
Birbirinden bağımsız, gündüz ve gece hayatımız oluyor. Bildiğin maskeli balo ve günün belirli saatlerine uygun, sahte yüzlerini takınarak geçirdiğimiz mevsimlerimiz var.
Mesela, kahve içmeden ayılamadığını savunan (ki gerçekte tadından pek mutlu olmayan ve buna yarım bırakılan kahve bardakları en büyük şahitken), öğlen yediği salatasının ne kadar pahalı olduğuyla kendi ederini karşılaştıran,elit olduğunu sanan beyaz yakalı; tüm parasını verdiği ama daha adını söylemeyi başaramadığı alengirli kahvesi ve bilmem ne soslu salatasından ötürü, akşam evinde dünden kalmış makarnasına talim edeceğini bile bile modern hayata uyum gösteriyor, suni olarak mutlu oluyor.
Gelelim diğer renk yakalı arkadaşımıza…
Asgari ücretle çalışan ama maaşının boyunu üç kat aşan ve taksitle alınmış son model cep telefonuyla, İnstagram’da çay fotoğrafı yayınlayarak, altına bir de Cemal Süreya şiiri döşemekten geri kalmayan mavi yakalının durumu beyaz yakalıdan bir tık aşağıda, ama aynı acizlikte. Pülümürlü Cemal Süreya bileydi şiirlerinin böyle harcanacağını, eminim yazmazdı.
Neyse işte, sevgili beyaz ve mavi yakalı kardeşlerim; ikiniz de yalnızlıktan kusuyorsunuz biliyorum.
Nereden mi biliyorum? Biliyorum işte, karıştırmayın.
Ne büyük yalnızlık içerisinde olduğumuzu bilmemize rağmen, bu dayatılan teknolojik moda ve kendimizle baş başa kalmamamız için yapılan büyük sosyal deneyde, zenci fare deneği olmaktan kaçınamıyoruz. Bin bir türlü teste tabiyiz. Bu durumdan rahatsız olsak bile başka bir çaremiz olmadığını düşünüyoruz.
Eğer kendimizle baş başa kalırsak ne kadar küçük olduğumuzu görmekten korkuyoruz. Korkularımızla, utançlarımızla, pişmanlıklarımızla yüz yüze gelmek mutlu etmiyor. Modern insan rahat etmek ister. Bıkkınlık veren kahve, çay, mavi, şiir, fotoğraf ve mekân check-in‘leriyle yüzeysel olarak mutlu olmak ne kadar işimize geliyorsa demek…
Sosyal Medya bağımlılığı
Peki, onlar işimize geliyor da, biz nereden geliyoruz?
Biz; ayrı ayrı bitişik evlerde izole olmaktan, beton varoş şehirlerden, hapishane hücrelerinden, yetimhanelerden ve özel ünitelerden, medyanın beyin yıkamasından, tüketicilikten, bedeni cezadan, şiddeti reddeden ideolojiden, depresyondan, hastalıktan, rezaletten, utançtan, insanların alçalmasından, emperyalizm tarafından sömürülen bütün bir halktan geliyoruz… Klişedir, balık hafızalı milletiz vesselam.4
Geldiğimiz yerleri unutup, gitmek istemediğimiz yerlerde mahsur kalıyoruz. Mahsur kaldığımız bu yeni dünyada,sensörlü sifonlar, orasını burasını kurcalayıp, sarsıp akıtmaya çalıştığımız afili musluklar, apartman lambasının bile fark etmediği biz silik insanlar var.''
 Yazının kaynağı belli değil.

İçimin ülkesi

Endişe çağı dediğimiz bir dönemeçten geçiyoruz. İçsel bütünlüğümüzü bulmak yada var olanı korumak adına toplumsal ve sosyal yasalarla, öğretilerle boğuşuyoruz.
Çağımızın güvensizliğine karşı durabilmemizi sağlayacak yöntemler bulmak ,içimizde ki güç merkezini ortaya çıkarmak gerekiyor. Bunun içinde; inandığımız, güven duyabileceğimiz değer ve amaçlara ulaşabilmemizi sağlayacak içsel bütünlüğün; espri ve hayal gücüyle bezenmiş aklın, kültürle yaşama dokunmuş bilincin, mücadele ruhuyla beslenmiş cesaretin, kendini bulmuş benliğimizin ''özgür ve özgün'' olması gerekiyor.
Böyle olunca da seçimlerimizin boyutu ve yoğunluğu önem kazanıyor, bakış açımızı etkiliyor.  

Kaldı ki birine, birilerine karşı hissettiğimiz duygular “ona karşı hissetmemiz gerekenler” diye önceden tarif edilmişse, onunla meselemiz bitmeyecek, hatta başlayamayacaktır bile
Bunun için de, herkes yenilenmek, temizlenmek durumundadır.Yaşamak için gözlemlemek, gözlemlerken yenilenmek, yenilenirken ilerlemek gerekir, ancak o zaman; önyargılarımızdan arınabiliriz. Arınan insan özgür insandır, özgür insan kendini yeniler, vicdanının sesine kulak verir.
Kaldı ki özgürlük kendini bilmektir, farkındalıktır, onurlu yaşamaktır. Önyarıdan, inat ve kibirden uzak, evrensel değerlerin kendine yer bulduğu akıllı insan bahçesidir.
Mark Twain ''Benim ne ırk önyargım var, ne sınıf önyargım var, ne de din önyargım var. Tek umursadığım, kişinin insan olması ve bu benim için yeterli; kimse bundan daha kötü olamaz.'' der.
Neye inanıyorsak oradayız, neyi seçiyorsak yaşıyoruz. O halde İnsan her koşulda, durumda, yaşamı daha sağlıklı ve anlamlı kılabilir.
Kendi hakkımızda önyargıda bulunulduğu zaman ne denli inciniyorsak, başkalarını da incitmemek için en az kendimize gösterilmesini istediğimiz hassasiyeti göstermek, kendimiz için istemediğimizi başkası için de istemememiz gerektiğinin bilincinde olmak yeterli. Mesele bu kadar açık ve net.
Bilince, bakışa ve suskunluğa...bir tek yürek ve vicdan yeter.

Taze güneşler
ağarırken tan yeri
sabahın dinginliği
yalar geçer yüreğimizi
bu dinginlikte
gün ışırken
bir yağmur tadıyla sarar tenimizi
dağlar
kayalar
ağaçlar
hepsi
sabahın koynunda
bir içim su yüzü arılık
özenle
incelikle
kendini güne katan
ovalar
börtü böcekler
bir kanat vuruşta uçan şahinler
nazlı akan derenin suları
yaşamın içinde
yeni yetme bir sürgün gibi
dokunuyor yüzümüze
sevgiyle
doğa uyandıkça
kırıldıkça kırağı
ve korkular
bizi umuda
binlerce kez
gebe kılarak
güne katıyor
nasıl yükselirse göğe
taptaze güneşler
dağlar
kayalar
sular
hepsi
sabahları
o yazgı için
uyanmış olsalar da
dinlenmiş tanın kucağında
bir ırmak akıyor
bu ırmak
gökyüzünün mavisi
içimin ülkesi
bu arılık
öylesine geniş ki
o eşsiz güzellikte
yeniden
ilk gerçek oluyor
şafağın koynundan süzülüp
yüzümüze dokunuyor
sessizce
bizi yaşama davet ediyor...
Olcay kasımoğlu

Her şeyi olduğu gibi görmeyiz, olduğumuz gibi görürüz...


Kendimize karşı açık, sade, duru olmak, her zaman kendimizi İfade etmemizde gereksiz olanların elenmesine yardım eder
ve anlaşılır, tutarlı olmak karşımızda ki insanlara rahatlık hissi verir, güven duygusu sağlar, sağlıksız ilişkilerin oluşmasına izin vermez.
Olaylara, insanlara bakış açımız; seçenekleri görmemize, yenilenmemiz gerektiğinde kendimizi güncellememize yardım eder.
Bilinç altımız; kendimize çektiğimiz enerjileri, deneyimleri doğrulukla belirler. Bu nedenle neye sahip olduğumuzu bilmek, kendi sınırlarımızın farkında olmak, kendimizi nasıl ifade ettiğimizin bilincinde olmak adına ”Ne istediğimizi bilmenin,” en güvenilir yolu, neye sahip olduğumuzu da bilmekten geçiyor.
İlişkilerin kırılganlığını ve insanlar açısından taşıdığı önemi anladığımız zaman ise daha dikkatli ve özverili oluruz. Başkalarının duygularını örselemeden onları anlamaya çalışırız. Kendimize ve başkalarına kulak verdiğimiz zaman, evren de bizi dinler.
Para, güç vb. uğruna dünyanın bir çok yerinde, onca insanın katledildiği bir zamanda;
Duygularımızda samimi ve içten olalım. Ne kadar ayrı fikirlerde olursak olalım, insanları birleştiren duygulardır.
Akraba, sevgili, eş, dost veya arkadaş olarak, bir insanı ne kadar severseniz sevin, sağlıklı bir ilişkinin ancak; özen, samimiyet, dürüstlük, hoşgörü ve saygı ile kurulup yaşatılabileceği gerçeğini unutmadan, sevginin direngen ruhuyla sarılalım yaşama ve sevginin gücüne... Hiç bir şey insandan daha değerli değil !..
İnsanın, ruhuyla, etrafıyla ve an’la birlikte olması; dünyaya katılması ve hayatın her anının doluluğunu takdir edebilmesi çok güzel.
Yaşamın ruhsal derinliğinde hatalar yoktur, yalnızca dersler vardır ve büyümek bir deneyim sürecidir ”Başarı kadar'' yenilgilerde bu sürecin bir parçasıdır.
Kendimizi araştırıp keşif ettikçe, yaşamın bize sunduğu ”bilgelik payıdır” bu bilgelik, yaşama dokunmak ve dokumaktır.
Toplumsal baskılara ,doğmalara karşı bir duruş sergileyerek, kendimizesahip çıkarak, yaşamı yaşanılır ve anlamlı kılabiliriz
Değil mi ki hakikat göremediklerimiz-dedir. Anlamaya çalışmak bağışlamakla aynı şey de değildir. Onu anlamayı bir sorumluluk olarak görmektir.
Sevginin gücüne sahip olmayana, hiç bir şey güç vermez...Yollara-yolculuklara, sevgilere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, tadını bütün bunlardan alan hakiki sevmelere, kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz  
İkiyüzlülüğün, sahtekarlıkların, ucuz övgülerin olduğu ortamlardan, katı, toleransı olmayan insanlardan ”kendim olmak adına ” mümkün mertebe uzak duruyorum.

17 Mayıs 2019 Cuma

LAZZARO FELİCE


Sen duyduklarına inanıyorsun. söylenmeyene inan; çünkü insanın sessizliği sözcüklerden daha yakındır gerçeğe. 
Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim. Karşındakinin gerçeği sana açıkladıklarında değil,  açıklayamadıklarındadır.  Bu yüzden onu anlamak istiyorsan, söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver. Kişinin hayal gücüyle, düşlerinin gerçeklemesi arasındaki mesafe, yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.

İzlenmeli... yolun yolcusuz olması değil; 
asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır...
''Alice Rohrwacher’in üçüncü uzun metrajı “Lazzaro felice / mutlu Lazzaro” 1982 doğumlu İtalyan yazar-yönetmenin, Taviani’lere ve özellikle Ermanno Olmi’ye yakın duran stilinin, Yeni Gerçekçilik geleneği ile masalsı öğeleri çekici ve inandırıcı bir anlatımla harmanlamakta giderek daha da ustalaştığını gösteren bir çalışma.
125 dakikalık filmin ilk bir saati, İtalyan kırsalının ırak bir köşesindeki Inviolata mezrasında, “Tütün Kraliçesi” Markiz Alfonsina de Luna’nın acımasız boyunduruğu altında maraba olarak çalışan geniş bir köylü ailesinin yaşamına odaklanır. Dökülmekte olan bir binada yaşayan, tek bir ampulleri olan bu insancıklar, hiç bitmeyen borçlarını kapatabilmek için, gün boyunca zorlu şartlarla, patroniçenin tütün hasadında çalışmaktadırlar. “Toprak kirasını ürünle ödeyen çiftçilik” olarak tanımlayabileceğimiz “marabalık”, adı konmamış bir kölelik olduğu için günümüzde suç sayılarak yasaklanmış olduğundan, seyirci, ilk izlenimde öykünün XIX: yüzyıl sonu ya da XX. yüzyıl başında geçtiğini düşünür. Ancak Markiz bir süreliğine Inviolata’ya geldiğinde, annesiyle gelen oğlu Tancredi’nin züppece giysileri ve cep telefonu, olayın günümüzde geçtiğini, ırgatların para almadan fiilen köle gibi çalıştırılmaları bir yana, dış dünya ile iletişimlerinin de engellendiğini fark eder.
Rohrwacher, büyük bir içtenlik ve sevecenlikle yaklaştığı, eğitimsiz ve kolay aldatılabilir fakir çiftçi sınıfını, küçümsemeden, onurlu yönlerini ortaya çıkarıyor İtalya’nın bu insanları unutmasının utanç verici olduğunu söylüyor
Öykünü merkezindeki Lazzaro, dağarcığında “hayır” sözcüğü olmayan bir yeniyetmedir. Markiz nasıl köylüleri sömürmekteyse, onlar da kendilerinden biri olan Lazzaro’yu sömürmektedirler. Benzersiz bir iyi niyetle, herkese yardım etmeye her isteneni yapmaya hazır olan Lazzaro, “gücü gücüne yetene” düzeninin son halkasıdır. Markiz’in oğlu Tancredi, onunla arkadaşlık etmeye başladığında Lazzaro tabii ki ona “kardeşim” diyen genç adamın kulu kölesi olamaya hazırdır.
Alice Rohrwacher, pastoral natüralist ilk bölümü, Lazzaro’nun başına gelen beklenmedik çarpıcı bir olayla sonlandırır. (İzlenmenin tadını kaçırmamak için anlatamayacağım bu olayla ilgili tek söyleyebileceğim, kahramanımızın adaşı Lazarus’la bağlantılı olduğu)
Filmin ikinci yarısında Markiz’in kanunsuz davarnışı ortaya çıkmış, kadın hapse mahkûm olmuş, köylüler yakınlardaki bir kente yerleştirilmişlerdir. Aradan birkaç onyıl geçmiş, köyde çocuk olarak tanıdıklarımız büyümüş, genç bildiklerimiz yaşlanmıştır. Ancak Rohrwacher, izleyicisini bir kez daha şaşırtarak, olayı farklı bir zamansal boyuta aktarmıştır. Daha doğrusu, öyküyü gelecekte değil, yine şimdiki zamanda, kimi imkânsızın mümkün olduğu paralel bir evrende anlatmaya devam etmektedir. Mekân ve zaman değişmiş de olsa, bu kez kentin en alt tabakasında yaşam savaşı veren eski ırgatlar köle statüsünü aynen devam ettirmektedirler.
Cesur ve kendine güvenen bir tavırla, gerçekçi toplumsal eleştiriyi mistik, kimi zaman fantastik boyutla ustalıkla bağdaştıran Rohrwacher, ikinci bölümü, duygusallığa hiç taviz vermeden, kimi zaman da, hırsızla saf Lazzaro’nun karşılaşmasında ya da pastanede hazırlanan tepsinin akıbetinde olduğu gibi güçlü bir mizah duygusuyla aktarıyor.
Her iki bölümün sonunda bir kurdun Lazzaro’yu koklaması, yaşlanmış Antonia ile ilk karşılaşma, Lazzaro’nun huysuz ve kırıcı rahibelerden müziği çalıp götürmesi gibi gerçekten büyülü sinemasal anları da unutmamak lazım.
Oyunculuklar çok başarılı. Başta yönetmenin ablası Alba Rohrwacher ve Sergi Lópezolmak üzere, dört dörtlük bir ekip performansı var. İçinin güzelliği yüzüne vurmuşçasına, Mutlu ettiği için mutlu olan Lazzaro’yu, içinin güzelliği yüzüne vurmuş bir “kutsal masum” olarak canlandıran Adriano Tardiolo müthiş. İlk kez bir filmde oynayan henüz 20 yaşındaki bu genç adam mutlaka geleceğin büyük oyuncuları arasında yer alacak
Yılın en güzel filmlerinden. Mutlaka izleyin derim.

Kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı

olca kasımoÄŸlunun görselleri ile ilgili görsel sonucuYine  çiçekteyiz
Yine sevinçteyiz...
Bazı şeyler fotoğraf olmaktan çok öte♥

İnsanların eylemleri ve söylevleri şüphesiz ki, hayatla olan ilişkilerinin rengini ve biçimini de tayin eder..

Ne güzel demiş zamansız Halil Cibran;

''Ve bir kadın konuşarak,bize acıdan söz et dedi.
Ve o dedi ki,
Acınız idrakinizi saran kabuğun kırılmasıdır.
Nasıl meyvenin çekirdeği kırılmak zorundaysa, canevinin güneşi görmesi için siz de acıyı tanımak zorundasınız.Ve eğer yüreklerinizi yaşamlarınızın gündelik mucizeleri karşısında merak ve hayranlıkla dolu tutabilseydiniz,acınız da en az sevinciniz kadar harikulade görünürdü.
Ve yüreğinizin mevsimlerini kabullenirdiniz,tıpkı tarlalarınızdan geçen mevsimleri her zaman kabullendiğiniz gibi.
Ve hüznünüzün kışlarını dinginlikle seyrederdiniz.
Kalbimin Derinlerinden
Kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı
ve uçtu gökyüzüne doğru.
Yükseldikçe, daha ve daha,
büyümeye başladı daha da.
Önce bir kırlangıç gibiydi,
sonra tarla kuşu ve kartal,
sonra bir bahar bulutu misali genleşti
en sonunda tüm yıldızlı gökleri kapsadı.
Kalbimin derinlerinden bir kuş uyandı,
uçtukça büyüdü, çoğaldı,
oysa yüreğimi hiç terketmemişti...''

Ve yaşamsal fark ediş dünyanın en pahalı şeyi; neyi taşıdığımızı, yükümüzün değerini bilmek...
Ve insan kokuları, tabiatın rüzgarı gibidir;bir aralık, bir içtenlik görmeye görsün, hemen sızar; ışığın sızdığı gibi,rüzgarın estiği gibi...

''İnsan insana lazımdır.
Ama,
İnsan
_____ İnsana''

Olcay Kasımoğlu

Yaşamak değerlidir

Kültürel değer yargılarını sadece öğretmek değil, eğitileni; değerin ve değerlerin bilgisiyle donatmak gerekiyor.
Ve ''Kendimize kim olduğumuzu hatırlatmak için hepimizin aynalara ihtiyacı var.''
Ölümün kanıksandığı, sizden bizden algısına dönüştüğü yerde, hangi vicdandan bahsedebiliriz ?
O kadar çok kayıtsızlık örneği yaşamaya başladık ki artık yeter diye çıkıp bağırasım geliyor.
İnsanların bencilliği ile başlayan kayıtsızlık, zamanla içselleşerek; akılsızlaşmayı, vicdansızlaşmayı ve beraberinde omurgasızlaşmayı başlattı.
Sevgiye kayıtsızlık, şiddete kayıtsızlık, yaşananlara kayıtsızlık, emeğe kayıtsızlık almış başını yürümüş.
Yaşadığımız acıları, kayıpları görmemezlikten gelen kör vicdanların, sağır kulakların canı cehenneme diyorum.
Her akşam televizyon dizilerinin başında, hayatlarını başkalarının hikayeleri üzerinden yaşayanlar, dizi kahramanlarıyla özdeşleşerek gerçeklik algısını yitirenler, kendi hayatlarına ne kadar ilgi gösterirler veya kendi hayatlarının sözcüsü olabilirler?
“Hissetmediğimiz yaraları iyileştiremeyiz.” demiş S.R.Smalley.
''Başkalarından uzak durabilirsiniz ama kendinizden değil. İçinizdeki bildiğiniz değil, bilmediğiniz sizi yönetir. Önce içinize sonra çevrenize bakın ve ilgi gösterin; yıkıcı bir sona doğru gitmemek için”
Umursamazlık almış başını gitmiş, şiddet ve ölüm haberlerin, etkili bir korku filmi tadında izleyen seyircinin “kurban etkisi” denilen şiddete kayıtsız kalma durumuna dönüşmüşse yeniden silkelen meliyiz !
Kendi hayatının anlamını değil, başka hayatların anlamı üzerinden yaşama yürüyenler, kendi hayatlarının yaratıcısı nasıl olabilirler?
Kendi sosyal statüsünü kaybetmekten korktuğu için susmak, yaşanan kıyımları görmemezlikten gelmek ve her şeyi akışına bırakmak, bana dokunulmasın da ne halleri varsa görsünler düşüncesi hakim olmaya başladıkça; amaçsız, bencil, hoyrat benlikler çoğalmaya devam ediyor.
Kayıtsızlık, akıl sağlığının ve sağ duyunun yitirilmesine yol açarken, insanlar kendi hayatlarına sahip çıkmadıkları sürece siyasi iktidar değişikliğiyle var olan hiçbir şey değişmeyecektir.
Nereden gelirse gelsin her türlü şiddet, insan vicdanını rahatsız etmeli.
Şiddetin her türlüsüne karşıyım, kayıtsızlık da bir şiddettir.
İnsanlar acı çekerken, bundan rahatsız olmuyorsan, yaşam içerisinde zombiden bir farkın yoktur.
Yaşatmak, yaşamak bir değerse, duyarlılık da bu sürecin tamamlayıcısıdır.
Onuru ve sağlıklı bilinci olan herkes haktan ve adaletten yana tavır alır.
Şu an bu topraklar üzerinde yaşıyorsak, kime ve kimlere vefa borcumuz olduğunu unutmayalım, çocuklarımıza öğretelim...Kurtuluş savaşının nasıl kazanıldığını unutanlar ülkesinde insan olalım, insanca yaşayalım, yaşatalım yeter.
İnsan onurunun ayaklar altında çiğnendiği; nefret söylemleriyle, insanların kutuplaştığı, kapitalist düzenin egemen olduğu bir dünyada; kıyımlar, hırslar, kılıç gibi yontarken ömrümüzü !
Sevemedim yarım yamalak insanları, yarım yamalak sevdaları, yarım yamalak iyilikleri, yarım yamalak yaşanan hayatları, dilin altında dönen dolapları,.
Gösteriş budalası kuklacıları, kendini bulamayan aymazları sevemedim..
Yaşamak ve yaşatmak hakkının akla karanın tam ortasında kalmasını sevemedim..
Sevemedim kendine namusluları, kendi kapısına gelinceye kadar üç maymunu oynayanları sevemedim..
Ne güzel demiş Dante;
“Başkalarının ekmeği acı,
başkalarının merdivenlerinden
çıkmak eziyetlidir.”
Direnmek, dayanışmak, umut etmek, düş gücüyle sonsuzu düşlemek insanoğlunun sahip olabileceği en büyük zenginliktir.
Hep beraber yürüyerek çıkacağız bu çağın çelişkilerle dolu güncesinden.
Çıkacağız bu karmaşa, karanlık günlerden aydınlığa.
Yeter ki hayatımızın sözcüsü başkaları olmasın.
Yolumuzu ”Bizi yok sayarak” belirlemelerine izin vermeyelim.

16 Mayıs 2019 Perşembe

Zaman iyi bir öğretmen

Sana o kadar ihtiyacım var ki anne! Yüzümde hüzün, şuramda, ta derinlerde bir yerde iflah olmaz bir özlem var.”

Barajlar gibiydi yaşam; bir zerre suyun sızabileceği bir çatlak bırakırsak, bu su duvarları yavaş yavaş kemirir ve öyle bir an gelir ki, akıntının gücünü artık kimse denetleyemez. Benimkiler, bir bütünün parçalarıydı. İçimde, hiçbir şeyin ezip yok edemeyeceği bir irade vardı, O benim direnişim, gücüm ve sevgiye olan inancımdı...

Her şeye rağmen;
İçime düşen anne özlemiyle, boğazıma düğümlenenlerle, sarıldım can yoldaşım kaleme;

Güzel annem, herkes beni çok güçlü sanıyor, oysa bende insanım, senin gözünde halâ küçük bir kız çocuğu olduğumu biliyorum. Sanki kırklı yaşlarda değil de, yedi yaşındayım. Sana o kadar ihtiyacım var ki anne!
Yüzümde hüzün, şuramda, ta derinlerde bir yerde iflah olmaz bir acı, üşüten bir yalnızlık var. Friedrich Nietzsche'nin dediği gibi;“Kiminin yalnızlığı, hastanın kaçışıdır; kiminin yalnızlığıysa, hastalardan kaçıştır.”
Ben kimden kaçıyorum anne, inan şu an bilmiyorum. Keşke diyorum, bu kadar uzakta oturmasaydım ve bu sorunun cevabını senden öğrenseydim.

Yüreğim anne! Yüreğim öyle sıkışıyor ki, bazen, ne yalan söyleyeyim çok korkuyorum, ölmekten değil. Çocuklar anne, çocuklarım… Ne yaparlar bensiz? O kadar küçükler ki ! Ben bile, bu yaşta, hala sana ve sevgine muhtaçken, onlar nasıl başa çıkar hayatla? Biliyorum anne, biliyorum. Bırakıyor herkes bir gün bedenini toprağa... Ne olursa olsun anne, sen kendine iyi bak. Ne kadar uzak olursan ol, sen hep benim kalbimdesin.
Sadece, bu günlerde kendimi çok kısıtlanmış hissediyorum. Ruhum içime sıkıştırılmış durumda, başka bir hayat alanına ihtiyacım var.
Biliyorum, zaman iyi bir öğretmen, ama pahalı bedellerle öğretiyor öğreteceklerini anne.

Canım annem, “İnsan: yara sıcakken, acıyı fazla duymaz, gerçek acı, zamanla başlar,” derdin. Bende, dönüp yaşadıklarıma baktığımda; dedim ki, keşke benimde güvercinler gibi kanatlarım olsaydı, uçsaydım ve bir dinginlik bulsaydım. Uzak bir yerlere gitseydim, dağ başında yuva yapsaydım. Şiddetli fırtınalardan kaçsaydım sığınaklara. Sabah yelinin kanatlarını alsam ve denizin en ücra yerine konsam, senin soluğun üzerimde olsa, beni koynuna alsan, daha güzel olmaz mıydı anne ?

Bugünlerde, dalında eğreti duran güz yaprakları gibiyim, aramızda uçurum rengi hasretlikler var. Düşlerim yabancı bir gülüşe teslim olmuş gibi. Oysa duyuların, acıyı yumuşatan vazgeçilmez güzelliği, sana olan özlemin narin tazeliğiyle içimde. Sıcak kucağına sinip, tatlı bir şey gibi tutulmak ve avunmak istiyorum anne.

Rüyalarımda yeşil ağaçları görüyorum; kızıl gülleri, mavi gökleri ve beyaz bulutları, ışıkla kutsanmış günü, karanlık geceyi görüyorum. Düşünüyorum kendi kendime anne, hayat ne güzel, sevdiklerinle; diyorum.
Hani, öyle bir an gelir ki, hayat dediğimiz o garip şey, tamamıyla "Geçmiş" denilen bir kavrama dönüşür. Artık tüm arayışlar, kafa karışıklıkları, pişmanlıklar anlamını yitirir, doğa; dünyaya ilk geldiğimiz zamanlardaki saf haline geri döner.
Tek başınayken bir rüzgar başımızı okşar, keder benzeri ama tam anlamıyla keder olmayan, adı konulmamış bir duygu bizi sarar.
Son ana kadar yaşamayacağımız ama ne olduğunu çok iyi bildiğimiz bir zaman vardır ya; işte anne, bugünlerde çok fazla dönüyor etrafımda o zaman.
Ya sen, sen benim hayatımın ön provasısıydın anne. O denli geniş bir şarkı, o denli ezgili hava, o denli duru suydun anne. Sen benim; amasız, lakinsiz iyi ki varsın diyebildiğim en güzel insansın.
İncelikli bir ilgi ve duyguyla, ayağıma adım, dilime söz, omuzuma dokunuş, canıma can oldun.
Her şey kendiyle çoğalır, sevgi sevgiyle çoğalır, sürekli bir devrim gibi. İyi ki varsın diyebilmek ne güzeldir, iyi ki varsın annem. Derdin ya, kalbi güzel olanın süse ihtiyacı yok, sen ne güzelsin anne ! Sevgi herşeyi kaplıyor, hatta ölümü bile.

Biz, içinde büyümeyen çocuğu taşıyanların, her zaman, annelerinin rehberliğine ihtiyacı vardır. Olgunlaştıkça, ruhun yasalarının yazılı olduğu kalbimize güveniriz. Bildiklerimiz; duyduklarımızdan, okuduklarımızdan, yada bize söylenenlerden çok daha fazladır.
Yapmamız gereken yegâne şey bakmak, dinlemek ve güvenmektir.
Ben hayatımda, koşulsuz, sorgusuz-sualsiz sana güvendim anne.
Bakışlarında berraklık, bilincinde dayanışma, kokusunda sıcaklık, yüreğinde sevgiyi gördüğüm yürekli kadın; küçük kızın düşmüş korkunun girdabına. Korunaksızım, kabuğum incecik, aksi yönlerden esen rüzgarların dövdüğü bir orman gibi uğultuluyum.

Biliyorum anne, geçecek hepsi geçecek
Bir sevda masalı gibi
*Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek*
Işığın, sevincin, yaşamın en güzel haliyle

Biliyorum, bir şeyler var anne
Düşleri aydınlatan maviler gibi
Senden gelip içimi maviye boyayan
Bir ışık yumağı gibi, yıldızlı geceyle buluşturan

Bir şeyler var, sözün tılsımında
Beni alıp senin koylarına taşıyan
Sözcüklerle ısınır mı insan
Isınıyorum, sarıl bana anne...

Biliyorum anne, geçecek hepsi geçecek. Yaşamda, kendi haline bırakılması gereken anlar vardır. Belli saatler, belli dakikalar. Gerçek olduğumu hissetmem için, bugünlerde sevdiklerime çok ihtiyacım var.

Bir insanin çıkardığı sesi duymak ve bu sesin sahibinin en az o ses kadar güzel olduğunu bilmek çok değerli. ‘’Kurban olurum sana’’ diyen o sesi duymaya, çok ihtiyacım var annem.
Söz veriyorum sana, bu sevimsiz zamanları bir atlatayım, koşa koşa geleceğim kollarına ANNEM..

Olcay Kasımoğlu

SİMURG OLMAK ZAMANI ROMANINDAN

Hayatımın ön provası annem

Canım annem, “İnsan: yara sıcakken, acıyı fazla duymaz, gerçek acı, zamanla başlar,” derdin. Bende, dönüp yaşadıklarıma baktığımda; dedim ki, keşke benimde güvercinler gibi kanatlarım olsaydı, uçsaydım ve bir dinginlik bulsaydım. Uzak bir yerlere gitseydim, dağ başında yuva yapsaydım. Şiddetli fırtınalardan kaçsaydım sığınaklara. Sabah yelinin kanatlarını alsam ve denizin en ücra yerine konsam, senin soluğun üzerimde olsa, beni koynuna alsan, daha güzel olmaz mıydı anne ?
Bugünlerde, dalında eğreti duran güz yaprakları gibiyim, aramızda uçurum rengi hasretlikler var. Düşlerim yabancı bir gülüşe teslim olmuş gibi. Oysa duyuların, acıyı yumuşatan vazgeçilmez güzelliği, sana olan özlemin narin tazeliğiyle içimde. Sıcak kucağına sinip, tatlı bir şey gibi tutulmak ve avunmak istiyorum anne.
Rüyalarımda yeşil ağaçları görüyorum; kızıl gülleri, mavi gökleri ve beyaz bulutları, ışıkla kutsanmış günü, karanlık geceyi görüyorum. Düşünüyorum kendi kendime anne, hayat ne güzel, sevdiklerinle; diyorum.
Hani, öyle bir an gelir ki, hayat dediğimiz o garip şey, tamamıyla "Geçmiş" denilen bir kavrama dönüşür. Artık tüm arayışlar, kafa karışıklıkları, pişmanlıklar anlamını yitirir, doğa; dünyaya ilk geldiğimiz zamanlardaki saf haline geri döner.
Tek başınayken bir rüzgar başımızı okşar, keder benzeri ama tam anlamıyla keder olmayan, adı konulmamış bir duygu bizi sarar.
Son ana kadar yaşamayacağımız ama ne olduğunu çok iyi bildiğimiz bir zaman vardır ya; işte anne, bugünlerde çok fazla dönüyor etrafımda o zaman.
Ya sen, sen benim hayatımın ön provasısıydın anne. O denli geniş bir şarkı, o denli ezgili hava, o denli duru suydun anne. Sen benim; amasız, lakinsiz iyi ki varsın diyebildiğim en güzel insansın.
İncelikli bir ilgi ve duyguyla, ayağıma adım, dilime söz, omuzuma dokunuş, canıma can oldun.
Her şey kendiyle çoğalır, sevgi sevgiyle çoğalır, sürekli bir devrim gibi. İyi ki varsın diyebilmek ne güzeldir, iyi ki varsın annem. Derdin ya, kalbi güzel olanın süse ihtiyacı yok, sen ne güzelsin anne ! Sevgi her şeyi kaplıyor, hatta ölümü bile.

''Simurg Olmak Zamanı ''romanından
Olcay kasımoğlu

10 Mayıs 2019 Cuma

Cesaret ve sabır,değenler için bir mücevher

''Herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders veriyorum.''

Plinius

İnsan yaşadıkça; sır yerkürenin içinde ki mananın sırrına tam muvaffak olamasa da, bir çok şeyi doğru yerden görmeyi ''ÖĞRENİYOR'' sonunda !
Yaşadıkça; yaşamın içine aktıkça, içinde ki öz söyleşir, gönül penceresi açar kapılarını.
Zamanla birlikte; sorular doğruysa hangi duvar yıkılmaz, hangi gönül penceresinden tülü kaldırmaz !
İnsanların içinde; iyiler ve kötüler olduğunu, her insanin içinde,
iyilik ve kötülük bulunduğunu görürsün.
Bu ikilemi, kişinin nasıl yontabildiğini ve hangisini öne çıkarabildiğini etkileşime geçtikçe, yaşadıkça anlarsın.
Sonra insan tenini o tenin altında bir ruh bulunduğunu, ruhun tenin üstünde olduğunu görürsün.
Aydınlanmanın yollarını ararsın; görürsün ki aydınlanmadan, karanlığın yırtılmayacağını görürsün.
Birlikte yaşamanın önemli olduğunu, bunun için ''bölüşmeyi,hakkaniyeti,sosyal adaleti'' öğrenmenin yaşı olmadığını ve insanca yaşamak için elzem olduğunu öğrenirsin.
İnsanların; kendilerine rağmen, gidecek yol bulabildiklerini görür, şaşırırsın.
Kalıplar içinde düşünmenin, düşünce boyutlarını nasıl örselediğinin farkına varırsın...
Gerçeklerin; kimine göre gerçek, kimine göre değil bunu öğrenirsin.

Baktığın yerle, durduğun yer arasında nasıl ince ayarlar olduğunu anlarsın.
Senin doğrunla benim doğrumun, aynı evren de, farklı olabileceğinin şaşkınlığını yaşarsın.
Kapalı pencerelerin ardından hayata bakmakla, gökyüzünde uçan bir kuşun bakışıyla bakmanın farkına, farkındalığına yaşadıkça varırsın.

İnsanın insana üstünlüğü nedir diyen sorular içerisinde bulursun kendini.
Sonra, üstünlüğün kıstaslarında kendine bir yol bulmaya çalışırsın, kendi yüzünü aynada görmeye başlarsın, gördüğün seni yanıltmaz, kendine aydın, kendine adıl kendine insaflı olmayı öğrenirsin.
Kendine yolculuklar başlar...olgunlukla birlikte, kendine saygısı olmayanın yanında saygı aramazsın, mücadele etmekle, gereksiz kavgaları birbirinden ayırırsın...Ve sabrın,değenler için bir mücevher olduğunu, gereksizlere harcandığında ise yerini keşkelere bıraktığını anlarsın....

Vicdan sahibi olmak, vefa...bunlar var ise diğerleri zaten eşlik eder...farkına varırsın.
Namusun ''insan vicdanı'' olduğunu anlarsın ve yalanın ocağı olmadığını, iyiliğe duran hiç bir yerde yeşermediğini VE sevmenin yazılı hiç bir kuralı olmadığını, sevmenin yaşamanın ruh kapısı olduğunu anlarsın.
Anlarsın ''CESARET'' edip yaşamadan, hiç bir gerçekliğin farkına tam olarak varamazsın....
  

Kirpiğe düşen hüzün çemberim

Hayatın ikinci baharı deriz buna çoğu zaman ve adına olgunlaşmak.
Ön yargısız, sevgiyle bakmak, gereksiz ayrıntılardan arınmış pak bir yürek gözüyle yaşamı nakışlamak...
Ne güzel demiş, Schopenhauer;
''Hayat bir parça nakış işlemesine benzetilebilir. Hayatının ilk yarısındaki herkes işlemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. ikincisi o kadar güzel değildir, ama daha öğreticidir, çünkü iplerin birbirine nasıl bağlandığını görmemizi sağlar...''
Olan bitenler bizi şuna inanmaya sevk ediyor, Zihinde, yaşamla ölümün, gerçekle düşselin, geçmişle geleceğin, iletilebilir olanla olmayanın çelişki olarak algılanmadığı bir sihirle inanmaya, inandığının arkasında durmaya itiyor..

illa sevgi; yakalanırsa, istenirse, elde tutulursa her şeylerin yetmezliği muhteşem bir seçeneğe dönüşür. Aklın,duyguların zarif seçeneğine, yaşamın özgün iradesine...
senin bana durmuş
bir su damlasından korunaksız hallerini
ay ışığına ilmekler atarak
gözlerinle yüreğin arasına sızan gizini
bir sözcüğe sığdırdığın dünyayı
gözlerine bakıp içerken
içimin atlası
yaralarımın kabuğu söyle
dile gelmeyen sözlerimin kırıldığı yerde
kirpiğe düşen hüzün çemberim
üstüme elediğin şefkati bu kadar severken
nasıl ölmem yar diyen gülüşüne...


Beklemek, nedeni olan için çok güzel..
Her şeye rağmen, yaşamın içinden bir lezzettir beklemek, yüreği bükerek eğiten, sabrı öğreten, ruhu geliştiren bir zaman yolculuğudur beklemek...
Olcay Kasımoğlu

Kovalarındaki çiçekler kadar gerçekler.

''İki çocuk;henüz tabularla tanışmamışlar; bahçenin toprak, çiçek kokulu yerinde, henüz daha küsmeyi bile bilmiyorlar; mevsimler kadar güzel, çiçekler kadar gerekli iki şey; iki gerçek; iki can..'' demiş, dost... <3
İnsan tanımak gerçekten ince bir sanattır ve bu sanatın ciddi parametreleri vardır. 
Çaba ve inanç gerektirir. Yoksa, payımıza hep yanılgı ve hayal kırıklıkları düşer. İnsanlardan darbe yediğimizi, ,insanların ne kadar güvensiz olduğunu ve hep aldatıldığımızı, şanssız olduğumuzu söyler dururuz o zaman.
Oysa, önce kendimize, var olan bakış açımıza,hayat deneyim ve tecrübelerimize biraz kafa yorsak, bu yanılmalar da aslında ne kadar çok kendi payımız olduğunu görüp şaşıracağız.
Her insan bir dünyadır ve bu dünyanın şekillenmesinde; çocukluğu, yaşadığı bölgenin yaşam koşulları, tercihleri,seçimleri, aldığı eğitim, seçtiği kişi ve kişiler, bir yaşanmışlık bırakmıştır.
Ne kadarını kendinde topladığı, ne kadarında demlendiği, belli davranış kalıpları içerisinde kalıp kalmadığı; bize yansıttığı geri bildirimlerde, tutum ve davranışlarda kendini ele verir. Daha dikkatli baktığımızda muhakkak göreceğiz. Bunun içinde önce kendimizin, engin ve dingin bir yaşamla iç içe ve kendimizle barışık olması gerekiyor. Ön yargılarından azade, geniş bir bakış açısıyla, insanlarla iletişim kurduğumuzda; daha doyumlu ve uyumlu birliktelikler oluştururuz.
İnsan tanıdıkça, ya yaklaşır yada uzaklaşmaya başlar. Bu ince çizgiyi çok iyi tanımlamak lazım. Bazen insanlar kendilerini tanımlamakta gerçekten zorlanırlar. İfade ve tanımlama yoksunluğu yaşarlar. Bunun içinde, insanlarla ortak yaşam alanları olsun, paylaşılan mekanlar olsun, beraber çıkılan bir yolculuk olsun yada beraber bir olayın şahitliğini yapmak ve onun üzerinden beden dili ve sözel tanımlamalar olsun, algısı açık insana çok şey verir aslında.
Hani büyüklerin kullandıkları yaşamsal deneyler vardır. Birini tanımak için;
*Yolculuk yapın
*Emanet teslim edin
*Sırlarınızı paylaşın
*Bilerek fikirlerine karşı çıkın
*İçki sofrasını paylaşın
*Borç para verin
* Sevmediği konularda açık yürekli konuşun
* Çocuklar ve korunmaya muhtaç insanlar hakkında düşüncesini sorgulayın
Liste uzar gider, sonuçta kişi ve kişilerin etki ve tepkileri kişilik ve karakterleri hakkında bize bir fikir verebilir.
Tabii ki bunları yaparken, rencide etmeden, kırmadan, dökmeden içten ve samimiyetle yapalım. Biz ne savcı, ne hakimiz, zaten sağlıklı gelişen birlikteliklerin; savcıya, hakime,avukata, doktora, polise ihtiyacı olmaz.

Olgun aşk sabırlı, cömert ve sevecendir, bencil değildir.
Aşkta, ulaşılmaz olan bir birlik ve aşkınlığı deneyimleriz.
Bir çok ermiş romantik, aşka karşı çıkan şeyler söyler. Acaba kendileri onu hiç hissetmedikleri ya da acı bir hayal kırıklığı yaşadıkları için mi böyledir bu ?
İnsanlar kendilerini çok iyi tanımalıdırlar. Eğer aşkı amaçladılar-sa aşkı tanıyacaklardır. 
İnsan aşk yoluyla, birlik ve bütünlüğün güzelliğini anlamaya başlar:
Farkındalığın başka bir aşamasına, yeni bir bakış açısına, sezgilerin gücünden, daha yukarılardan hayatı, insanın varoluşunu, bilgilerimizi yeniden yorumlamaya ve yeniden anlamaya ihtiyacımız var.
Olcay Kasımoğlu

Hoşgörü ve Sevgi

İnsan yaşamını, ifade özgürlüğünü, sadece yasayla korumak mümkün müdür?
Mümkün olmadığını; yaşadıkça görüyoruz, bunun da bir çok nedeni var.
Her şeyden önce; toplumda hoşgörü ruhu olmalıdır.
Hoşgörülü insan olmak; ruhsal olgunluk ve sağlam karakter ister, buda büyük resmi net görmemizi sağlar.
Hoşgörümüz sayesinde diğer insanları anlamaya başlarız ve onlarla iletişim kurarız.
Hoşgörülü insan olmak; insanın değer yargılarını genişleteceği gibi, çevresinde sevilen, saygı duyulan bir insan olmasını da sağlar.
Hoşgörü temelde; bizden farklı olanları kabullenmeyi, farklılıklardan doğan zenginliği fark etmemizi sağlar.
Hoşgörü; farklı açılardan hayata bakmamıza, yanlış algılamalarımızı da düzeltmemize neden olur.
Em-pati yapmamıza, kişiler arası iletişimde diyalog kurmamıza vesile olur. Diyaloğun kurulduğu iletişimlerde ise sorunlar daha kolay hal olur. Hoşgörünün hakim olduğu toplumlarda ortak paydada buluşmak kaçınılmazdır.
Toplumda ''refah, huzur, güven, sevgi ortamı oluştuğunda'' bireyler hayattan zevk alırlar, geleceğe güven duyarlar, gergin ve agresif olmazlar.
Velhasıl ‘’insanlıkta ve yalınlıkta’’ başlı başına bir sanattır, hoşgörülü olmak !
Ve sevgi, ruhun varlığıdır, sevgiye dokunduğumuz da bütün kötü duygulardan, rahatsızlık ve ironiden arınırız.
İnsanlar iyi ve kötü diye ayrılırlar. Birbirleriyle iletişim halin de olan insanların davranışları da iyi ve kötü diye ayrılır. Yaşanılan yerde birlik ve dayanışma varsa orada iyilik hakimdir. Yok eyer karışıklık ve yakınma varsa olumsuzluklar çoğalıyorsa kötülük.
Sevgiyi sorgulamak, çoğu zaman sevgiye zarar verir. Sevgi olan bir yerde sevgiyi gereksiz kuruntulara sokmak, neden sevgi var diye yıkıcı sorgulamalara girmek sevginin kendisine zarardan başka bir şey kazandırmaz. Zaten hakiki sevgiler aydınlatandır sorgulamalara ihtiyaç duymaz.
Yanlış olanlar ise her zaman sorgulamaya açıktır.
Düşünsenize ; namussuz, vicdansız, arsız, yalancı, dolandırıcı, alçak ve hain birine karşı erdemli olabilir misiniz ?
Gözünüzün içine baka baka size yalan söyleyen, işinizi, ekmeğinizi, yuvanızı, mutluluğunuzu, size ait şeyleri sizden çalmaya ve sizi saf dışı bırakmaya çalışan, birine hoşgörülü olabilir misiniz ?
Onurunuzu, gururunuzu rencide etmiş, ekmeğiniz de, canınız da, malınız da, onulmaz yara açmış birine karşı affedici olabilir misiniz ?
Çaldığı minareye kılıf diken, insanları sırtından bıçaklayan, başı sıkıştığı an sizi yarı yolda bırakan, kendi kişisel çıkarları için gözünü kırpmadan adam satan, pişkin, sorumsuz, adaletsiz birine güvenebilir misiniz?
Bunların hepsine hayır dediğinizi duyar gibiyim evet bu tarz insanları hiç birimiz sevmeyiz, seven insanlara da hep kuşkuyla bakarız.
Bu nedenle de gerçek sevgiyi ve anlayışı bilen, bunu başkalarıyla paylaşabilen insan aranmaktadır günümüzde.
Mevlana ne güzel demiş !
''Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kafir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…”
Burada ki sevginin en önemli özelliği beraberinde anlayışı da barındırmasıdır lakin burada ki anlayış, yanlışa tolerans değildir. Mutluluğu sağlayan en temel duygu sağlıklı sevgi ve ona yol açan anlayıştır.
Hoşgörü diye yıllardır nitelendirilip durulan ancak bir türlü kavuşulamayan duygunun ortaya çıkmakta zorlanmasında ki temel etken de budur.
Çünkü sadece hoşgörü ile sevgi anlayışına varabilmeniz mümkün değildir.
Buradaki davetin, çoğu zaman yanlış anlaşıldığını düşünmüşümdür. Burada ki çağrı ''kötüde olsan, namussuz da olsan, hakta yesen, zalimde olsan'' gel değildir.
Burada ki anlayış tamamen insan oğlunun dünya evi üzerinde ki siyası dini kimliklerin hangisinde karar kılmış olursan ol bizim dergahımız iyilik, umut,sevgi yolu gel diyor, kaldır aradan engelleri...
Ve en önemlisi; herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan, her şeye sahip olamayacağı gibi.
Zaten hakiki sevgiler aydınlatandır, sorgulamalara ihtiyaç duymaz.
Her şey için çok geç olmadan, kendi özümüzle tanışmak ve varlığın diliyle yeniden doğabilmek için ötelediğimiz, ertelediğimiz ne varsa hayata geçirmeli, hepsinden önce bilgilenip sonra fikir sahibi olmalıyız.
İnsan özgür yaratılmış iken, bitip tükenmek bilmeyen bencil arzularına yenik düşünce, zaaflarının esaretinde bir köle olarak yaşadığını fark edemez bile. Artık fedakarlığın hakikatinde kendimize emek vermenin vaktidir. Her şey insanın kendi ruhuna yapacağı yolculukla başlar. Kendisi ile savaşı bitmemiş insanın kimseye faydası yoktur...

OLCAY KASIMOĞLU  

Edebiyat nasıl bir yoldur diye sorsun çocuklarımız!

Sanatın, hali okuyabilene, halden anlayabilene ihtiyacı var.
Şiiri- şairi, resimi-ressamı, romanı- yazarı kendi yaşadığı coğrafyayı, sanatı, daha iyi tanıdıkça, okudukça, gözlem yaptıkça daha sağlıklı düşünceyi öğrenecekler.
Ardahan'ın rüzgarı, çam ağaçları, yaylaları, kır çiçekleri, tarihi varlığı; sanatın diliyle gelecek kuşaklara iz düşümler bırakacak...
Hepimiz insanız, bizi farklı kılan eylemlerimizdir.
Önemli olan, 'İyi insan- faydalı insan'' ve insanları bir arada tutan ortak değerler, gerisi boş, gerisi laf...
Fırsat eşitliğinin olmadığı yaşam koşullarında, ön yargıların coğrafyasında, insanların nasıl izbe soluk olduğunu, insanların insanlara rağmen nasıl bir mücadele verdiklerini bildiğimden olsa gerek, sanatın belli bir kesimin ayrıcalığı olmasına hep içerlenmişimdir.
Ülkemizin bir çok yerinde sanatsal etkinliklerin olmadığı, olsa bile yeterli desteğin olmadığı bir gerçek. Bu gerçeğin ışığında Ardahan'da yaşayan güzel insanlara, bizde kendi kalemimizden bir şeyler akıtmak istedik.
Kendime, yaşama karşı duyduğum en büyük sorumluluklardan biridir insanların yaşamlarına, yaşam haklarına saygı duymak!
Değişen-gelişen dünya düzenini yeniden anlamaya ihtiyacımız var.
Hayatın dinamikleriyle hayatın içerisine akarken, yaptığımız seçimler de sonuçları belirler.
Ne olursa olsun, yaşama ve insana dair bütün seçimlerimiz güzel ve anlamlı bir yaşamı destekliyorsa farkındalık yaratır.
Kendi kişisel değerlerimizle, bütünlüğümüzle örtüşen her seçimimiz, yaşamımızı daha değerli ve coşkulu kılar.
İnsan kendini yeniledikçe, düşünceler de yenilenir, yenilendikçe de güven duygusu, değerli olma bilinci gelişir, geliştikçe de; insanları birbirine yaklaştırır, sevgiyi, saygıyı artırır.
Tıpkı bir heykeltıraş gibi, yaşamlarımızı şekillendiriyoruz ve ortaya çıkan biçimden biz sorumluyuz.
Buda; üretebilmek, güven ve huzur demektir.....
Kendi kişisel değerlerimizle,bütünlüğümüzle örtüşen her seçimimiz, yaşamımızı daha değerli ve coşkulu kılar.
Olcay Kasımoğlu

9 Mayıs 2019 Perşembe

Toni Erdmann - Greatest Love of All

"TONI ERDMANN" Maren Ade" Alman sinemasının son yıllarda yetiştirdiği en önemli yönetmenlerinden biri olmalı diye dúşünúyorum.
Daha önce yapmış olduğu iki  filmi ile pek ses getirmemiş olan, 39 yaşındaki bir kadın yönetmen olarak Maren Ade, gõrsel anlatımda ,mesajlarda , oldukça sade.Filmin el kamerası ile çekildiğini ise gerek kurgusundan gerekse filmin karelerinden anlayacaksınız. 

Ana karakterimiz Winfried (hayır Toni Erdmann iki ana karakterin de ismi değil.) annesi ve yaşlı hayat arkadaşı köpeği ile yaşamını, sürerken film dev gõrüntúlú bir baba ve kızıın,oynadıkları bir oyun úzerinden senaryoyu súrüklerken filmin, son derece doğal görünen ve doğaçlama hissi uyandıran “absürd” sahneleri , aslında senaryoda en ince detayına kadar betimlenmiş: Karakterlerin kostümleri, ruh halleri, dekorlar… Başrol oyuncusu Peter Simonischek, Yönetmen Maren Ade’nin ne nitelikte bir kişilik olduğunu film sonrası bir röportajda da dillendirmiş.

Mare Ade"yi izlerken filmin , baştan sona yüreğimi , kavradığını hissettim..sonrasında okuduğum bir röportajında ise, Aden"in Erdman karakterini yaratırken babasından esinlendiğini  öğrenince bu hissiyatımın ne denli gerçek olduğunu anladım.

Uzun lafın õzü, son yıllarda izlediğim "baba-kız " üzerinden yola çıkarak , bugünün dünyasındaki zıhlı sistemin neleri etkilediğini en ince ayrıntısına kadar gözüme sokmadan, en doğal haliyle , verebilen .. yer yer güldürürken ..yormadan ağlatabilen , izlenesi bir film "Tony Erdmann"..
Baba ve kızın oyunculukları ise
,
Babanın piyanosu, eşliğinde kızının söylediği ,şarkı ve bu sahne ise..filmi õzetler nitelikte.
Yeri gelmişken şarkının sözlerini ve linkin-ide iliştiriyorum..😊Bakalım Whitney Houston"un bu şarkısını hatırlayacak mısınız?
Asklarin En Buyugu
Cocuklarin gelecegimiz olduguna inaniyorum
Onlari iyi egitin ve yolu gostermelerine izin verin
Iclerinde tasidiklari guzelligi gosterin
Kolaylastirmak icin onlara bir gurur hissi verin
Cocuklarin guluslerinin bize eskiden nasil oldugumuzu hatirlatmasina izin verin
Herkes bir kahraman arar
Insanlarin ozenecek birisine ihtiyaci vardir
Ihtiyaclarimi karsilayacak birini hic bulamadim
Yasamak icin cok yalniz bir yer
Ve ben de kendime bagimli olmayi ogrendim
Uzun zaman once karar verdim, kimsenin golgesinde yurumeyecegime
Basaramazsam, basarirsam
En azindan inandigim gibi yasarim
Benden ne alirlarsa alsinlar
Onurumu benden alamazlar
Cunku asklarin en buyugu
Bana oluyor
Asklarin en buyugunu buldum
Kendi icimde
Asklarin en buyugu
Elde etmesi kolay
Kendini sevmeyi ogrenmek
Asklarin en buyugu
Cocuklarin gelecegimiz olduguna inaniyorum
Onlari iyi egitin ve yolu gostermelerine izin verin
Iclerinde tasidiklari guzelligi gosterin
Kolaylastirmak icin onlara bir gurur hissi verin
Cocuklarin guluslerinin bize eskiden nasil oldugumuzu hatirlatmasina izin verin
Uzun zaman once karar verdim, kimsenin golgesinde yurumeyecegime
Basaramazsam, basarirsam
En azindan inandigim gibi yasarim
Benden ne alirlarsa alsinlar
Onurumu benden alamazlar
Çünkü aşkların en büyüğü
Bana oluyor
Aşkların en büyüğünü buldum
Kendi içimde
Aşklarin en büyüğü
Elde etmesi kolay
Kendini sevmeyi öğrenmek
Aşklarin en büyüğü
Ve eğer olur da, o özel yer
Düşlerini kurduğun
Seni kimsesiz bir yere cikarirsa
Kuvvetini aşkta bul

Anneler yaşamın dilidir (!)

Şairin dediği gibi ''analardır bizi adam eden''...
Anne olmak; tüm insani kimliklerin kavşağı olmaktır ve evrensel olmanın insan halidir.
Annelik; dişilik halinden daha çoğul bir haldir. Koşulsuz sevginin ana vatanı annelerdir.
Annelik Duygusu; duyguların en özü, en gerçeği, en durusu, en temizidir.
Bugün anneler günü: hani o canımız yandığı zaman yandım anam, diye haykırdığımız !
Geceleri yattığımız zaman; gelip yorganı üstümüze çeken ve odadan çıkarken bile dönüp arkasına bakan''yüreğini'' yanımızda bırakan.
Maalesef anneyi ''anneler günün de'' babayı ''babalar günün de'' sakatı ''sakatlar yılın da'' hatırlayan bir toplum olduk.
Gelin: çok geç olmadan, hayatta olanlara sıkı sıkı sarılalım. Yaşarken varlığımız onlara huzur olsun, gözlerine kederi, yaşı koymayalım. Öldükten sonra ah anam olsaydın da canımı verseydim diyenlerden olmayalım.
Bu yaşam kokulu, emekçi, kalbinde ki her kırıkta, yüzündeki her izde, ruhundaki her yarada ve hayata karşı kırık dökük başlattığımız kadınlarımız, annelerimiz, bacılarımız; yaşamın içinde, güçlü kadın olmanın yanında birde mutlu kadın olmayı yaşasınlar.
Bırakın artık ''onlara biçilmiş elbiseler giydirmeyi''anne olmanın, kadın olmanın, insan olmanın ayrımında olsunlar. Destek olamıyorsanız da köstek olmayın, kimlik karmaşasında boğmayın. Namusunuz onların tekelinde değil. Herkes kendi yaşamından ve yaptıklarından sorumludur. Mutluluk; kural ve kaidelerin içerisinde olgunlaşmıyor.Aynı çatılar altında binlerce yürek üşüyor. Geleceğin binlerce annesi, babası mutsuz yetişiyor...
Annelerimizi, yol arkadaşlarımızı; köleleştiren, emeklerini sömüren, maddi ve cinsel bir meta olarak gören sermayeyi, tümüyle kapitalist sistemi yok etmeden, kadınlar özgürleşmeden ve toplumsal kimliklerini, ekonomik özgürlüklerini tamamıyla kazanamadan hiç bir zaman özgür bir birey olamayacaklardır. Onlar birey olmadan hiç kimse özgür olamayacak.
Yaşam kokulu, emekçi, hayata karşı kırık dökük başlattığımız kadınlarımız, annelerimiz için.!.

insan olmaktan yana ne varsa; umutlu, olabildiğince sonsuz
sensin, sensin annem
sıcak kazanlar gibi bendeki yüreğin, 
ne çok çığlığı taşır beraberinde
özgürlük tadında, sevda sıcağında
yarının türkü sesli güvercin baharında
hepsi, hepsi senin yürek yurdun da

tandırlar gibi ne yaman ne güzeldir ellerin
bahar iklimli dünyanın bereketli tohumusun
nice gür umut canlı başaklar filizlenmiştir tohumunda
ne çok yarınlı ilkbahar çiçeğine gebesin
gururlu inançlı yarını başında çığlık çığlığa taşıyan
elleri nasırlı
benim gururlu işçi kadınımsın
seninle yan yana omuz omuza...
acıdan yana ne varsa
sende gülüşe döner sende yüreklenir
sende bilince dönüşür, sende hayat bulur...

kucağında dünyaya ilk gülüşümü, ilk ağlayışımı verdim
ilk toprağa değerken çelimsiz ayaklarım
yine dayandığım çınar gibiydin
düşünmeye başladım, 
aç bir çocuğu besler gibi besledin
tüm iyiliğinle fikrimi bal eyledin

taç yaptık sana; 
özgürlük, barış, insan olmaktan yana ne varsa
sıcak kazanlar gibi yüreğin, içinde sevda ateşi yanan
ezilme, haksızlıklara sömürüye o güzel başını eğme
bitmesin sendeki umutlarımız, 
bitmesin bir gülüşü bin olan annem
sen, dört mevsimi kendinde kendinde taşıyan
duyarlı, bencilliğinden yoksun, insanlığıyla zengin
sorumluluğu sonsuz, 
omuzlarında umudu taşıyan emekçi annem
sen, direncimin doğurucusu, sen yapımın ustası
seninle dünya cennet bahçesi,
 sen elleri öpülesi
sen umudumun bahçesi, 
bahçeme hep umutlar ektin....

Bir insan yetiştirmek, sanattır; bir sanatçı gibi yavaş yavaş işlersiniz eserinizi. Geliştirirsiniz''duyguyu, sevgiyi, saygıyı, öz güveni, tatlıyı, acıyı, iyiyi, kötüyü'' verirsiniz ellerine. Önce kendine hazırlarsınız, sonra salı verirsiniz hayata ''kaç yaşına gelirse gelsin'' canınızın bir parçasıdır ve hep çocuktur gözünüzde ve dünya yüzünde savaş isteyen bir kadın yoktur daha, savaş denilince ''akıllarına'' ilk önce sevdikleri gelir. Sevdikleri; dünya yüzünde değişe-tokuşa, mala-mülke satılmaz, alınmaz. Kirli savaşların malzemesi hiç bir zaman anneler olmamıştır.
Merhametin bolluğunu, evladına koşulsuz veren, yüreği cennet annelerin ve cennette olan annelerin, anneler gününü kutluyor, o mübarek ellerinizden öpüyorum.

Olcay Kasımoğlu