Translate

25 Nisan 2019 Perşembe

Çıplak anın içinde ki düşünceyim


''Parantez içerisine alınmış bir ünlem işareti değildir yaşam...''
Nice anılardan, hüzünlerden, acılardan
süzülmüş gelmiş bir ömrün haritası duruyor önümde...
Dağ çiçeklerinin kokusu sinmiş tenine, umudu bereketli gözleri ışık deryası. Direncin, bilincin tarlası aklı kır çiçeklerinin serinliğiyle, rüzgarın kanadına vermiş umudu,!
Karanfil kokulu bir özgürlüğün zincirlere vurulmuş diyarlarında zulme yoldaş olmak bizim işimiz değil
Her şey bu kadar direngen ve sesliyken yüreğimizin dehlizlerinde sevdaya kör olanları bırakın gitsinler, sevgisiz bir ruhun içtenliği kuru bir çölden farksızdır.
Ne yaşanırsa yaşansın öze inmemişse yürekler, kolaydır gitmeler.
Cesaretin, içtenliğin dehlizlerinde insanlığın ekmeğini damıtmaya yeminli bir yürek taşıyanlar bilirler inci aranmaz sığ derinliklerde.
Bıkkınlığın, sefilliğin, çürümüşlüğün, sığ suların, kısır döngülerin yamaçlarında değil; al atların kişnediği dağların eteklerinde soluklanan bir yüreğin savaşçısı olanlar bilir; vazgeçmek mümkün mü gülün kokusundan, dikeni var diye !
Hangi yorgun düşün kurbanı olursan ol, hangi vedaların rüzgarıyla savrulursan savrul yaşam her zaman yeniliğe gebe.
Ve sen vazgeçmediğin de daha güzelsin.
Bir satıra, kuru bir söze tav olmamışsa yürek, bırakır mı tuttuğu eli ?
Takım tutar gibi, dudağında ki ruju siler gibi tutulmuşsa bir sevgiye, bir şimşek bir gök gürültüsüyle ufalır gider adına sevda dediği her ne ise !
İnsan sevdiği eli yüz bin kere parmak uçlarına sarar.
Korunmasız gözleri alır uyutur koynunda. Sevdaya tutulmuşsa savrulmaz fırtınalarda, tutulmuşsa gönül köküyle budanmaz seyri zamanda sessiz koylarda, susmak da sevdaya dair.

Mahcup bir duruşla
Çıplak anın içinde ki düşünceyim
Çorak bir söze tav olup da yüreğimi incitme
Sen benim aşık olduğum hayat eşimsin
Söyle;
Hangi cambaz düşün kumarı bu
Kınayan gözlerin gölgesinde
kırılganlıklarla
umutsuz bekleyişlerle çürüyor her şey
Canımın yeşeren köşesi
İnsan gülün kokusundan
dikeni var diye vazgeçer mi
Sen beni bu dünya eşiğinde bekletme
Olcay kasımoğlu

Hüznün her tonu

Ne zaman iki insan sevse, başkalaşır dünya, tutkular ten olur, düşünce tenleşir; ruhlar özgürleşir, yok olur prangalar. Dünya penceresiz, gönül tülsüzdür artık.
Koşulsuz sevgi, insana kendi olma özgürlüğü tanır. Kişiyi, kendi hayatıyla ilgili seçimlerinde özgür bırakır.
Aynı zamanda içinde umut vardır, düşlere tohumlar eker. İnsanın seçimlerine ambargo koymaz.
Kalmak yada gitmek için nedenin olmadığında, kalmana yada gitmene neden olan seçme Farkında-lığını, kendinin sorumluluğunu, görüş ve hissediştir, aynı zamanda koşulsuz sevgi.
Sevgi özverilidir, özden vermeyi bilir ama asla fedakar değildir. Fedakarlık katlanmayı gerektirir.
Özveri besleyicidir. Özveri gösterene de gösterilene de keyif verir. Özveride bulunmak kişinin içinden gelir. Çünkü kaynağı öz’dedir.
Fedakarlık tüketicidir, fedakarlık gösterende de, yapılanda da, öfke biriktirir. Çünkü fedakarlık katlanmayı ve takdir beklentisini, fedakarlık yapılan kişi için de, hiç de hoş olmayan minnet borcunu içerir.
Katlanmak da, minnet duygusu da öfke biriktirir. Fedakarlığın kaynağı nevrotik ego’dur.
Çoğu insan tarafından öyle olduğuna inanılsa da, fedakarlık sevginin özelliklerinden biri değildir.
Anlamlı ve değer bilinci içeren sevgi anlayışında açlık yoktur.
Şimdiye kadar okuduğum bir çok şair ve yazarın kendi öz yaşamlarında, beni en çok etkileyenlerden biride Frida Kahlo'dur. 
Bütün bir ömre, acıyı ve sevgiyi iç içe sığdırıp yaşayanlardan biri olmuş.
İyi bir ressam olmanın yanında, düşün dünyasını fırçasına yansıtırken, hüznün her tonunu, sevginin her boyutunu da görmek mümkün.
''Yaşamın mimarıdır sevgi; kendi inşaatını,yurdunu; evrenini yaratan; bütün değişimlere rağmen hiçbir zaman değişmeden saf halinde kalıp, her daim aranacak olan soylu şey.''
Bu soylu şey, korunmayı hak eden yüce bir değerdir ve sevgi koşullara bağlı değildir.
Yunus Emre’nin “Sevelim sevilelim” sözündeki sırrını kuşanarak; yollara-yolculuklara, sevgilere, tadını bütün bunlardan alan hakiki sevmelere ''Hiç'' olunmanın koşulsuzluğuyla, tartıya- kefeye gelmeyen saf sevdalara minnetle..

Olcay Kasımoğlu

Şiddetin Dili

İspanyol Sineması'nın başarılı yönetmenlerinden Jose Luis Cuerda'nın "La Lengua de Las Mariposas" (Kelebeklerin Dili) 1999 yapımı bir film.
Filmin hikayesi; sekiz yaşındaki Moncho, okula başladığı gün, yaşlı öğretmeninden korkarak kaçar.
Fakat ertesi gün, öğretmeni küçük Moncho'yu kürsünün yanında oturtur ve aralarında dostlukla pekişen bir ilişki başlar. Bahar gelince, öğretmen sınıfını kırlara taşır. Moncho'ya, kuşların, bitkilerin, özellikle de kelebeklerin dilini öğretir.
Fakat bir süre sonra, Franko rejimi ülkeyi kasıp kavurmaya başlar.
Halkın "Yaşasın cumhuriyet" bağırışları, "Yaşasın İspanya" sloganına dönüşmeye başlar ve yaşananlardan küçük kasaba da payını alır.
Film 'Kelebeğin Dili'ni öğrenemeyen Moncho’nun yani diğer adıyla 'Serçe'nin'' şiddetin dili'ni öğrenmesi temasını ele alır.
Filmde anlatılanlar ile ülkemizin yakın tarihinde yaşananlar o kadar birbirine benziyor ki, insan izlerken tarihin tekerrürden ibaret olduğunu düşünüyor.
Filmde, cumhuriyetçilere taşları atanlar, daha önceleri beraber oldukları insanlar.
Tıpkı, Pir Sultan’a dostunun gül atması gibi…
OlcayKasımoğlu

''Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim''

"Seni sevemediğim için ağlıyorum"
Yönetmenin diğer filmlerinden haberdar olanların bileceği gibi, "sınırlar" Angelopulos'un filmlerinde özel bir yer tutar.
Bu filmde de "Sınırı geçtik ama hâlâ buradayız.
Kaç sınır geçmesi gerek insanın evine ulaşması için?'' sorusuyla yönetmen, devletlerin çizdiği sınırların insan hayatında yol açtığı işkencelere dikkat çekerek, sürekli bir gurbet hissi uyandırıyor..
Tarihin ve günümüzün dünyasına baktığımızda:
Görmeyi, hissetmeyi, aydınlanmayı bilmeyen insanların elinde yanlış anlaşıldı bütün bilgiler ve insan izdüşümleri.
Oysa, yaşamın yaşatmakla anlam kazanması ne büyük lütuftur.
Savaşı, savaşın getirdiği acıları en iyi anlatan şiirlerden biri olan Aragon'un "Mutlu Aşk Yoktur" şiirini; insanlık dışı yaşamlara karşı onurlu bir duruş sergileyen güzel insanlarla baş başa bırakıyorum..
MUTLU AŞK YOKTUR
İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman
Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini
Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi
Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi
Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an
Mutlu aşk yoktur
Hayatı bu, silahsız askerlere benzer
Bir başka kader için giyinip kuşanan
Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan
Onlar ki akşamları aylak kararsız insan
Söyle bunları hayatım ve bunca gözyaşı yeter
Mutlu aşk yoktur
Güzel aşkım tatlı aşkım kanayan yaram benim
İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi
Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri
Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri
Ve hemen can verdiler iri gözlerin için
Mutlu aşk yoktur
Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye
Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek
En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek
Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek
Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine
Mutlu aşk yoktur
Bir tek aşk yoktur acıya gark etmesin
Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara
Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda
Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da
Bir tek aşk yok yaşayan gözyaşı dökmeksizin
Mutlu aşk yoktur ama
Böyledir ikimizin aşkı da
LOUIS ARAGON
Dünyayı tekelinde sananlar, bize seçim hakkı vermiyor, özgür iradeyi yok sayıyor ‘birey’i kabul etmiyor. ‘Farklı olan’ı, ‘ayrı olan’ı, ‘bildiğinden başka olan’ı içine almıyor, hoşgörmüyor, dışlıyor.

Güzel insanlar geçsin bu dünyadan

Neden herkes güzel olmaz, yaşamak bu kadar güzelken !
Şebnem Ferah’ın ‘Sil Baştan’ dizelerinde dediği gibi:
''Hayatı sıfırlamak…
Sanki bugün son günmüş gibi,
Dolu dolu yaşamak istiyorum ben.''
Yıllar ilerledikçe zevklerimiz, hoşlandığımız şeyler değişir!
O zaman, insanı özel kılan nedir?
Sadece bedeni mi?
Hangi sınıftan olduğunu söyleyen giysileri mi?
Parası mı, gücü mü?
Yoksa içinde çalkalanıp duran, kartal olmak için bazen karanlıkta yarasalar arasında, kimi sürüngenlerle nemli iklimlerde, bazen de semanın ötesinde devinen ruhu mu?
Ne olursa olsun, yolu nereden geçerse geçsin;
İnsan, önce kendine engin olmalı.
Başkalarının yaşamlarına saygılı değilse, kendi varlığını sadece yüce görüyorsa, henüz tamamlanmamış demektir..
İnsan, kendi hayatından sorumlu olduğu zaman, kendini disipline eder. Kişi kendine egemen oldukça hayata ve içindekilere de egemen olur.
Sevginin, paylaşmanın, koşulsuz sevmenin diliyle kendine yürür.
Kendini bulmuş, kendiyle barışık insandan kimseye zarar gelmez.
Güzel insanlar geçsin bu dünyadan, sevgiyle, adaletle dokunsunlar dünyanın dokusuna.
İnsanca yaşamak ve yaşatmak en büyük sanattır bence..

Kökünden sökemezsiniz umudu

Yerini bulmamış içtenliğin, yerine getirilmemiş vaatlerin hükmü yok !

Kızılderili Nez Perce ulusunun lideri Şef Joseph'in tarihe geçen sözleri gibi.!

"Bir çok söz duydum ama hiçbiri yapılmadı..
..Güzel sözler uzun sürmedikçe bir şey ifade etmezler...
...Sözler benim ölülerimi geri getiremez...
Beyaz adam istila ettiği ülkemin de karşılığını ödeyemez...
...Onlar babalarımızın mezarlarını korumaz...
..Atlarımız ve hayvanlarımızın değerini ödemez...
Güzel sözler bana çocuklarımı geri vermeyecek ve onlar ölümleri durdurmayacak...
...Güzel sözler halkıma istedikleri yerlerde özgür ve mutlu yaşamaları için bir vatan vermeyecek...
....Konuşmaktan yoruldum ve bunlar kalbimi yaraladı..
...Bir çok güzel söz ve yerine getirilmeyen söz hatırlıyorum.
.......Bunlar konuşmaya layık olmadıkları halde konuşanların sözleriydi."


Çoğu zaman, başkalarının dayattığı kurallara ve değerlere göre yaşıyoruz. Yalanları, oyun bozanları, sorgulamadan kabul ettikçe içimizdeki sızı ve yalnızlık daha da arttı.
Her şeye sahip olmak için uğraştıkça, hayatlarımıza sahip olundu.
Düşlerimize birer birer el koydular.Her şeyin ucuz bir metaya dönüştürüldüğü, alınıp satıldığı bir ortamda; sevgiyi, dostluğu, bilgiyi, güveni, içtenliği parayla satın almaya ve mutlu olmaya çalışıyoruz.
Kimse yuvasında değil, herkes başkasının kapısını çalmakta, başka hayatlarla avunmakta, hazıra konmayı amaç edinmekte. hazır söylemlerle yaşama sarılmakta, ne olduğunu bilmeden kendine sunulan yaşam tarzlarını benimsemekte.


Hırsların kirlettiği,

 kibirlerin körlettiği binlerce canın düş kırığı haykırıyor..
Dar bir inancın
Ağır bir aldanışın coğrafyasında
Türkülerin ateşini kurutanlar
Kökünden sökemezsiniz umudu
Bütünlüklü bir sevgiyle
Mavi eller tırpan olsun zulme
Hiç bir şey insandan daha kutsal değil


Olcay Kasımoğlu
 

Bir Aldanış Çağı Yaşadığımız;

Dünyaya hakim olmaya çalışan insan zihniyetine bakıyorum, susuyor *insan onurlu bir kelimedir* diyen sözcükler.
*Görmeyi, hissetmeyi, aydınlanmayı bilmeyen insanların elinde yanlış anlaşıldı bütün bilgiler* ne kadar doğru bir tesbit.

Hayat: düşünceye, duyguya dayalı olduğu oranda; sağlam, doğru, yaşanılası olur.
Bunun yanin da duyudan yoksun olan kimse, ister yargı nitelikli, ister tasarım nitelikli olsun duyuya dayanan bütün bilimlerden yoksun olur.
Hayatın içinde duyularımızın çoğunu kaybettik, kalanlarda yaralı.
Baktığımız her şeyde bir ikilem yaşar olduk.
Acabalarımız, kuşkularımız amansız bir hastalık gibi yayılıyor.
Baktığımız,gördüğümüz her şeye karşı negatif enerjiyle doldurulmuşuz gibiyiz.
Yüzümüzde ki gülüşün ifadesinden bile şüphe duyar olduk.
Haklının ''haksızlığa'' sesini yükselttiği yerde kulaklarımızı tıkayıp, körleri oynuyoruz..
Bir bahanecilik aldı başını gidiyor. Hani bana dokunmayan yılan sonsuz yaşasın der gibi.
Yanımızda ki adam gibi adamlardan bile şüphe duymaya başladık, yok canim bir insan bu kadar iyi olamaz, diye.!
Yaşadığımız çağa ve yaşanılan bunca vahşete bakınca: sözcüklerin arasında çöl rüzgarları esiyor.
Olmuyor, hangi diyara bağdaş kurarsak kuralım, sapa kalıyor çorak düşlerin eksik umutları.
Olmuyor, söz dolanıyor boğazımıza; sanki yüzyıllık sessizlik.
Ve tarih kendi sahnesini yeniden kuruyor, yaşam kendi döngüsünü tamamlıyor.
Bir aykırı duruş gibi, sesimizde şiir, düşsel rüzgarlardan geçip, geleceği yeniden bahara teslim edeceğiz.
Dönüp, dünya tarihine bir yolculuk başlattığımızda bunu görmek mümkün.
İnsanoğlu dersini ezber ediyor lakin ezber bozmuyor.
Sahne yine aynı sahne, sadece oyuncular değişmiş.
Alkışlayan zihniyet yine aynı, ezber bozan zihniyet yine aynı.
Göğüslemek için karanlık yarınları... teknolojiyi geliştirirken, önce insandan başlamalı (!)
Olcay Kasımoğlu

Sevgiyle Çalkalanmadıkça Dünya

Yaşam, avuçlarımız da sıcacık dururken, uzaklarda aramak ne hazin..
Bunu ancak ölümün kıyısında bir nefes soluklanıp dönenler bilir..
Broch' da böyle seslendirmiş;
''Birlikteliği, aşkı, uzaklıkları ancak ölümün eşiğine ulaşmış olanlar bilebilir..''
'Sevgiyle çalkalanmadıkça dünya;
Huzur da, rüya mutluluk da'
Olaylara, insanlara bakış açımız;
Seçenekleri görmemize, değişmemiz gerektiğinde kendimizi güncellememize yardım edecektir.
Kendimizi tanımadan, birey olmadan özgür olamayız.
Kendimize karşı ''açık, sade, duru olmak'' her zaman kendimizi ''İFADE'' etmemizde, gereksiz olanların elenmesine yardım edecektir...
İçsel motorlarımızın çalışması için, zihin kıyaslamalardan tamamen özgür olmalı ( ben hiç kimseyim, ben kimim) arınmalı kendini bulmalı.
Çalışan iç motorlar; zamanı, zamanları, zamansız kılıyor, kaldırıyor aradan tülleri.
Ancak o zaman; içimizde gömülü olan yaşamı gözlemleyebilir, kendimizi öğrenebiliriz.
Kendimizi bilmek, başkalarını da anlamamızı kolaylaştırır.
Yaşamı anlamlı ve üretken kılar.
Başkalarının üzerinden yaşama tutunmakla, başkasını oynamakla olmuyor.
Dar döngülerden kurtulmak için, kendimizi sorgulamalıyız!
Ve inandığımız, kalbimizin götürdüğü yere gidelim, kalbimizin sesini dinleyelim.
''Gün olur güneşler doğar
Gün olur karanlıklar parçalanır
Yeter ki sen yaşama sevgili
Sevgiliye can ol
Ol ki “kendin” ol
Ol ki yaşamın kendisi ol''...

Şiire gazele

Büyülü bir yaz yeli gibi, nisan gecesi perdelerin arasından yüzün görünüyor.
Kendi payıma düşenle, camın önünde durup, ilkbaharın; ay ışığında çok güzel, çok gizemli duruşunu seyrediyorum.
Bir şairin; izlenimleriyle, hissettikleriyle, zihnimde ki etkisini düşünürken, günün kabuğunu dürüp ay ışığını avuçlarımın arasına alıyorum..
Gökyüzünün mavi boşluğunda binlerce yıldız göz kırpıyor. Gizemli bir toplulukla baş başa gibiyim.
Ve insanlar, insanların çoğu uyuyor. Dil anlaşmazlıklarının ve beden karmaşasının dışına çıkmış, evrenin koynunda, kimi mışıl mışıl, kimi horlayarak uyuyor...
Gece ve ben uyumadık... diz dize verip uzun bir yolculuk başlattık kendimize...
Ya kalbim, kalbim şakıyan bir kuş gibi ''Şiire gazale'' şarkısını söylüyor. Tatlı bir sonbahar esintisiyle, çıplak ruhumun içinde bin bir gece masalı gibi; her seslenişi bir aşk, her aşkı bir tohum, her tohumu bir yaşam, her yaşamı bir umut gibi koylarima taşıyor..
Yürek kabartan şeylerden uzak tutarak, bir asmanın taşlan sevgisiyle kucaklıyor.
Anlamsız kavgalardan, kirli siyasetten, gösterişten uzak; akıldan öte giden, akıldan daha derinlere varan bütünlüklü bir sevgiyle, ilkbaharın  serin esintileriyle birlikte yüreğime derinlik ekleyerek, alıp yorgun başımı usulca omzuna koyuyor.
Ay ışıltısıyla parlayan ilkbahar gecesinde, çığlık çığlığa yeşile boyanmış  olan ağaçların arasına bir kaç tane yıldız takılmış, heyecanlandım.
İşte bu dedim kendi kendime;
Bende var olan şey umutsuzluk değil, sadece bir parça sükunet ve huzur aradığım..
Baştan ayağa sade, avuç içi kadar temel güzellik yeter bana.

Yeryüzü yürümeyi bilene

YAŞAMAK, İNCE İŞTİR♥
Güzelliği, yaşamı, insanları sevmiyoruz, biz acıyı seviyoruz.
Yeraltından Notlar'da Dostoyevski'nin dediği gibi
''Biz sevgiyiyi acıya boğarak severiz.”

Albert Camus'da çok sevdiği dostuna bir mektup yazıyor ve diyor ki;
''Yaşlandıkça insanın ancak kendisini özgürleştiren; taşımaya gelince hafif olduğu gibi, duymaya gelince güçlü bir sevgiyle sevenlerle yaşayabileceğini anlıyorum.
Bugün yaşam zaten aşırı çetin, aşırı acı, aşırı yorucu, bir de sevdiklerimizden yeni külfetler gelmesin. Yoksa sonunda gerçek anlamıyla üzüntüden ölür gideriz.
Oysa yaşamamız, sevinç yaratacak sözcükleri, atılımı, düşünceyi bulmamız gerek. Ama işte ben sizin öyle bir arkadaşınızım, mutluluğunuzu, özgürlüğünüzü, kısacası serüveninizi seviyor, sizin de her zaman emin olacağınız arkadaşınız olmak istiyorum.''
Yüreğimizi bu şeklide açarken, amacımız yakınmalardan, reddedilmekten, ya da başarısızlıktan hoşlanıyormuş gibi görünmek olmamalı !
Her şeye, her şeyine rağmen yaşamalı ve sevmeli insana güç verir.
Olcay KASIMOĞLU

22 Nisan 2019 Pazartesi

SEVGİYE İMAN

Parantez içine alınmış bir noktalama işareti değil yaşam.
Nice acılardan anılardan hüzünlerden süzülmüş gelmiş bir ömrün haritası duruyor önümde.
Dağ çiçeklerinin kokusu sinmiş tenine, umudu bereketli, gözleri ışık deryası. Direncin, bilincin tarlası aklımı kır çiçeklerinin serinliğiyle rüzgarın kanadına verdim, götürsün umuda hasret yüreklere.
Karanfil kokulu bir özgürlüğün zincirlere vurulmuş diyarlarında zulme yoldaş olmak benim işim değil
Her şey bu kadar direngen ve sesliyken yüreğimin dehlizlerinde bırak gitsin nereye isterse gitsin, sevgisiz bir ruhun içtenliği kuru bir çölden farksızdır.
Ben cesaretin, içtenliğin dehlizlerinde insanlığın ekmeğini damıtmaya yeminli bir yürek taşıyorum.
Bıkkınlığın, sefilliğin, çürümüşlüğün, sığ suların, kısır döngülerin yamaçlarında değil doru atların kişnediği dağların eteklerinde soluklanan bir yüreğin savaşçısıyım.
Düşünün gül kokusunu, yaprağını, dikeninin, vazgeçmek mümkün mü gülün kokusundan, dikeni var diye !
Hangi yorgun düşün kurbanı olursan ol, hangi vedaların rüzgarıyla savrulursan savrul yaşam her zaman yeniliğe gebe.
Ve sen vazgeçmediğinde daha güzelsin. ne yaşarsak yaşayalım, öze inmemişsek kolaydır gitmeler.
Bir satıra, kuru bir söze tav olmamışsa yürek, bırakırmı tuttuğu eli ?
Takım tutar gibi, dudağında ki ruju siler gibi tutulmuşsa sevgiye, bir şimşek bir gök gürültüsüyle ufalır gider adına sevda dediği her ne ise !
kasırgalardan, yüreğin depreminden topuklamışsa hemen yürek, bırak gitsin.
İnsan sevdiği eli yüz bin kere parmak uçlarına dolar.
Korunmasız gözleri alır uyutur koynunda. Sevdaya tutulmuşsa savrulmaz fırtınalarda, tutulmuşsa gönül köküyle budanmaz seyri zamanda sessiz koylarda, susmak da sevdaya dair,

Değişim ve Dönüşüm

İnsanlar yaşamla birlikte inandığı şeyleri sorgulayabilir, yaşadıkları; aldığı kararları bozdurabilir, kaldı ki gerekçe sağlamsa bu ayıp da değildir.
Zaten mantığı ve gerekçeleri açıklanamayan bir değişimin içinde ne samimiyet nede içtenlik olur çünkü değişim bir süreçtir, sağlam gerekçeleri ve mantığı vardır, sabahtan , akşama veya akşamdan sabaha olmaz.
Değişim; başkalarının yaşam hakkına daha hoş görülü, daha insancıl bakış açıları getiriyorsa, bu gelişime kim dur diyebilir.
Yeter ki “insan hayatına saygı, doğaya ve içinde ki bütün canlıların yaşamak hakkına saygı olsun.
Vahşi hayat; zincirlere vurulmayan, basmakalıp düşünceleri olmayan, doğal yaşamın koynunda insanın en yalın haliyle kapitalist düzeni ret edip komin yaşamı tercih olarak kullanan bir insanın kendi iradesiyle seçtiği yaşamın izleri sürülüyor.
Bu izler beraberinde ''gelişen,değişen,yenilenen'' dünyayı da ötelemeden anlamamız gerektiği gerçeğini gösteriyor.
Yapılan seçimler ve seçimlerin çizdiği yollar kişinin kendi iradesiyle yön bulsa da başka insanların tercihlerini de göz ardı etmememiz gerektiğini '' kaybedilen zamanlar'' hanesinde acı bir şekilde görüyoruz.
İnsan şehir yaşamını, doğal yaşamdan koparmadan, yada doğal yaşamı tercih ederken modern yaşamdan kopmadan da hayatı anlamlı yaşayabilir.
Hep bu algı oluşturuldu ''ya şehirli,ya köylüsün'' bana hep eksik bir tanımlama gibi geldi. İnsan, tüketim çılgınlığını ret ederek, kendi öz iradesiyle bilinçli tercihler yaparak, yaşamdan kopmadan yapabileceğinin en iyisini yapmak için çaba harcamalı yoksa doğanın ve şehir yaşantılarının insanla alıp veremediği hiç bir şey yok.
Sınırları koyanda insan,yıkan da insan.
Vahşi Hayat Filmi; bunu çok net ve açık sunmuş ebeveynlere. Katı ve toleranslı olmayan kararlar, öngörüden uzak tercihler ve
Evrensel değerler dışında; benim için değişmeyecek şey yoktur.
Sığ düşünce, katı anlayış, insana ve evrene bir şey katmaz.
Kendi içinde enginliği ve derinliği olmayan, insana durmayan, güzelliği sabote eden her türlü düşünce ve ideoloji değişmeli.
İnsan yaşamına gereken özeni göstermeyen, sadece kendi varlığına hizmet eden, saygı göstermeyen, doğal ve sosyal çevreyi kirleten; her türlü düşünce faydacı değildir. İster değişmeden kalsınlar, isterlerse her gün değişsinler ne fark eder.
Dünyaya bir güzellik bırakmadıktan sonra, , başkasının canı yanarken sesin çıkmıyorsa, ateşi sana gelene kadar kapını kapatıyorsan, hangi düşünceden olursan ol, hangi değişimin içinde bulunursan bulun, benim için hiç bir anlam ifade etmez.
Ne kadar çok bizi destekleyen olumlu, yararlı ve güçlü düşüncemiz varsa, o kadar başarılı seçimler yaparız. Buda; yeni değişimlere bizi açık kılar ve olumlu gelişmeyi sağlar.
Olumsuz, yararsız düşüncelerse, bizi yeterince güçlü bir halde tutamadığı için yaşamımızda başarılı seçimler yapamaz ve yaşamımızın sorumluluğunu alamayız.
Konfüçyüs ise *sadece en akıllı ve en aptal insanlar hiç bir zaman değişmez.* diyor, ne güzel özetlemiş...Algıda seçicilik yoksa değişim olmaz...

Olcay Kasımoğlu

Eleştiri yapmak ve eleştiriye açık olmak...

Eleştirilere açık olmak, insanın kendisini geliştirmesinin yolunu açar.
Her kes kendine bir öz eleştiri yapmalı zaman zaman. Doğru bildiğimiz o kadar çok yanlış olduğunu zamanla öğreniyoruz ki, kendimiz bile şaşırıyoruz. Eleştiri her zaman, insan gelişiminin bir parçasıdır. Önemli olan doğru zamanda,doğru kişiye ve doğru olay ve gidişata eleştiri yapmak.
Bunun yanında eleştirinin dozu ve niteliği çok önemlidir. Eleştirdiğimiz konu yada insan her kim olursa olsun yıkıcı değil yapıcı eleştirilerin yanındayız.
Özellikle öz eleştiri, kişinin çıktığı her merdiven basamağında, dönüp ardına bakmasıdır. Bir önceki basamakta bıraktığı fotoğrafını; işleri, halleri, sözleri, duyguları şöyle bir ölçüp tartmasıdır. Açık yüreklilikle, hatalarını, noksanlarını kendine hatırlatmasıdır. Yanlışlarını ve hatalarını açık yüreklilikle kendine söyleyebilmesidir.
Kendini eleştire bilenler, sağlıklı bir kişi olma yolunda ilerlerler. Kişi,kendine bir eleştiri ile karşı karşıya kaldığında; takınacağı tavır, söyleyeceği sözler onun kişiliği hakkında ip uçları verir. İnsanın egosu yoksa, kendini görmesi o kadar şeffaftır.
Kesin konuşanlardan, konuşurken yaptığı herşeyin yüzde yüz doğruluğundan emin olanlar bana korkutucu gelir. Yanılabilecekleri, akıllarının ucundan bile geçmez. Cümlelerinin arasından "ben, ben" sesleri duyulur. Bu tarz kişiliklere eleştiri getirmek tabiri caizse ateşi ateşle söndürmeye benzer. Öz eleştiriye açık olmak, kendini,yerini, haddini bilen ve gerçek bilgiye sahip olan kamil kişilere aittir. Karşınızdaki insan öz eleştiriye kapalıysa, yada özeleştiriyi kaldıramıyorsa, bütün iletişim kanalları sakattır.
Bunun yanında, eleştiriyi kimin, ne amaçla yaptığı da çok önemlidir. Yapıcı, birde yıkıcı eleştiriler vardır. İnsan ve yaşam gelişimine olumlu her türlü eleştiriye açık olmak,bizi sağlıklı kılar. Egosu tavan, bireysel yaşayan, yaşadığı dünyaya ait bir sorumluluk hissetmeyen insanların eleştirileri çığırtkanlık kokar. Bunuda yine en iyi, kendini bilen ve kendini aşmış, gönül gözü açık olan insanlar bilir. Çok mütevazı yaşayan bir insanda o inceliğe sahip olabilir. Bu tamamen insanın kendini bilmesiyle alakalı bir şeydir.
Eleştirilmekten korkan kişi ve kişiler, kurumlar, her zaman bir eksiği barındırır içinde. Kendini, çevresini, toplumunu sorgulamak yerine, olup biteni örtmeyi, görmezden gelip kulağı üstüne yatmayı yeğler çoğu kimse. Kurumlar, hatta ideolojiler ve devletler de yapabilir bunu. Eleştiri süzgecinden geçmeyen, kendini sorgulamadan yürüyen kişiler, gruplar, topluluklar ve toplumlar, kendilerini bekleyen çözümsüzlüğü, kokuşmayı görmezler. farkına vardıklarında ise artık çok geçtir, geçten daha kötüsüde işe yaramayan pişmanlıklar ve yaşamın anlamını kaybetmektir.
Yapıcı eleştiri, her zaman,insan gelişiminde bir laboratuvar görevi görür. Ve olası yanlışlarımızı düzeltmemizde olumlu etki yapar.
Çoğunluğun her zaman haklı olmadığı bilinen bir konudur. Çoğunluk psikolojisine göre, sırf onları mutlu etmek yada sürüden ayrılanı kurt kapar psikolojisiyle çoğunluğa tabi olmak akıl ve ruh sağlığı aydınlanmış insanlara göre değildir. Kol kırılır yen içinde kalır anlayışından tamamen uzağım. İnsanlar, benim için yanlış bir kanıya sahip olmasın diye, doğru bulmadığım bir olay,kişi karşısında sessiz kalmam mümkün değil. Varsın insanlar, başkalarının hayatını yaşasınlar, gösteriş budalası olsunlar, kul köle olarak çürüsünler. Bu onların tercihiyse, bana yollarından çekilmek düşer düşmesine zira bunuda seslendirmeden çekilmem yollarından. Bu akrabam olsun, en yakınlarım olsun yada hiç tanımadığım insanlar olsun hiç fark etme. Yanlış heryerde yanlıştır. Kişi ve kişilere göre değişmez.
Önemli olan , eleştirinin ne olduğunun farkında olmak ve farkındalık yaratmak yoksa insanın ağzından zehirde balda akar. Önemli olan her türlü fikir ve duyumları zehirden süzüp, çiçek kokularıyla, insan yamacına nakışlamak.
Yaşam tekdüze değil, insanlarda gelişir, kendini bir şekilde ifade etmek ihtiyacında hisseder.
''Kimisi slogan üretir, şiir yazar. Kimisi sadece slogan atar, şiir okur. Kimisi attığı sloganı ve okuduğu şiiri yaşar.
Bunun yanında, insanların eleştiri karşısındaki tepkisini belirleyen bir sürü parametre var. O anki koşullar, ruh hali, yaşadıkları, genel tahammül sınırı, gelen eleştirinin üslubu vs.. Dolayısıyla, eleştiriyi yapan kişinin ve eleştirilen kişinin mizacı önemli.
Eleştiri yapmak ve eleştiriye açık olmak...
Bu iki nitelik, ahenk içinde bir araya geldiği zamandır ki, az bulunur insanlar yüz yüze gelebilir.
Toplum içinde, aktif bir görüntü çizen, aydın, kültürlü, birikim sahibi bir yığın insan var. Bunlar çok güzel konuşuyor, önemli konulardaçalışmalar/araştırmalar yapıyor. Sözüm ona iletişim koşulları da kendilerine göre mükemmel. Ancak, büyük bir zaafları var. Bu da eleştiriye hemen hemen hiç açık olmamaları. Çünkü eleştirilere yanıt vermiyorlar. Ortaya koydukları tezlerin kökenine inilmesi, bazı şeylerin araştırılması, işlerine gelmediği, kendilerini pek mutlu etmediği için pek başarılı oldukları da söylenemez.
Bu nedenle arzuladıkları halde, hedefe varmaları da mümkün olmuyor. Uyarılara tahammül edemeyenlerin en bariz özelliği ise, eleştiri nihayetinde suskun kalmaları, hatayı kabul eden bir işareti vermemeleri ve teşekkürü hiç düşünmemeleri.
.
Uzun lafın kısası, eleştiriye açık olabilme felsefesi henüz bireylerde oturmadı, olgunlaşmadı. Belki teorik olarak kabul ediliyor; ama fiiliyatta bunu aynı hoşgörü ile karşılayan pek yok.
Ayrıca ‘bana dokunma da ne yaparsan yap’ mantığı bir çözüm değil.
İnsan bu durumda kendisini de devreye sokabilmeli.
Bilinmeli ki, bazı taşlar yavaş yavaş ve bu şekilde yerine oturuyor.
  

olcay kasımoğlu

Niçin okuduğumuzun farkında olmak ve okuduğumuzu anlamak

Yaşam bir bütündür. Her şeyin özüne gitmeli insan, görünene değil. Bazen bildiklerimiz, gördüğümüz kadardır. Gördüğümüz baktığımız kadar ve baktığımız düşündüğümüz kadardır. Baktığımızı görmez, gördüğümüzü düşünmezsek eğer, gördüğümüzün bildiğimize sığmadığını da göremeyiz.
Bunun içinde;
Bilinen en tanıdık tanımıyla, kültürümüzü geliştirmek, olaylara farklı açılardan bakabilmek için aydın bir kimsenin iyi bir okuma alışkanlığına ve okuma bilincine sahip olması gerektiğini söyleyebiliriz.
Peki, doğru ve düzgün bir düşünce yapısına sadece kitap okumakla varabilir miyiz ?
Yaşadığı topluma duyarsız olan, inisiyatif alması gereken yerde mazeret üreten, kendi yaşamı dışında ki yaşamların yaşama hakkına saygı duymayan, kendi rahatını her şeyden üstün gören insanlar sadece kitap okuyarak yaşama bir zenginlik katabilirler mi ?
Bilgilenmek, bilgi sahibi olmak için şüphesiz temeli sağlam bir düşünce gereklidir.
Bunun içinde, neden okumamız gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Seçici, tarafsız, bilim yolunda ufkumuzu açan, bizi daha iyiye ve doğruya götüren yazın dünyasına uzanmak için sadece okumak tek başına yetmiyor.
Niçin okuduğumuzun farkında olmak ve okuduğumuzu anlamak, bize sunulan bakış açılarını iyi sorgulamak gerekiyor.
Buda ancak düşünce sürecini iyi analiz etmekle mümkün görünüyor.
‘’Düşünce süreci, bir sorun ile karşılaşma, sorunun sınırlarını belirleme ve netleştirme, muhtemel bir çözüm bulma, çözümü mantıksal olarak uygulama ve sonuçları elde etme gibi, önyargılardan uzak olma, açık fikirli olma ve şüpheci olma aşamalarını içerir.’’ Bu içeriğiyle de meramımızı net ve duru anlatmaya yetiyor.
O zaman can alıcı bir soru sorabiliriz ? Okumasak nasıl bu bilgilere ulaşabiliriz ?
Yaşamın bütün dinamikleri, insana ‘Oku ve Manaya ulaş” diye sunulmuştur. Bunu sadece kitap okumaktan ibaret sayanlara yaşam bir şey katmaz.
Doğanın senfonisi, hayvanlar, çocuklar, savaşlar, toplumsal ve sosyal olaylar, bilimsel çalışmalar, sanatın bütün dalları ve daha bir çok şey evrende varlığının anlam ve tanımını bilen insana ”Gördüklerinden ibaret sayma bizi, içindeki mesajı oku,” diyen evrenin orkestra şefleriyle birlikte yaşamın bütün kanallarından kendini göstermektedir.
Galaksiden bi haber yaşayan, kafa yormayan, istişarede bulunmayan, kendine ve yaşadığı hayata hiçbir sorumluluk duymayan insan, sadece kitap okumakla doğru-düzgün bir düşünce ve temeli sağlam düşünmeye sahip olamaz.
Bu durumda, düşüncenin insan varoluşunun en önemli boyutlarından birisi olduğu gerçeğini yadsıyamayız.

Bu haliyle bakıldığında düşünme nedir diye bir sorgulamayla karşı karşıya kalıyoruz?
İncelemek, kıyaslama yapmak, muhakeme etmek, öngörüde bulunmak, tasarlamak, gözlemlemek, bunların hepsi düşünmeyi tanımlayabilir.
O zaman düşünme bir eylem ise düşünce de bu eylemin bir sonucudur.
Bu konuda beni en çok etkileyen Arthur Schopenhauer‘in düşüncesidir.
”Okunan şeyler ancak derin bir düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse, eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa, okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur.”
O zaman şunu diyebilir miyiz?
Sağlıklı sorgulamak, okuduklarımızı anlamak ve yorumlamak için;
Düşüncenin insan varoluşunun en önemli boyutlarından birisi olduğu gerçeğini yadsıyamayız.
Bu açıdan bakıldığında, sağlıklı düşünceyle beraber sağlam düşünme devreye giriyor.
Bu durumda da düşünme boyutunda analitik ve kritik düşünme önem kazanıyor. Analitik ve kritik düşünme bir beceri ve bilinç işidir. Aynı zamanda bir tutumdur ve bilişsel bir aktivitedir
Bu durumda, analitik ve kritik düşünme bireyin karar verirken akla uygun ve derinlemesine düşünebilme sürecidir diyebiliriz.
Analitik ve kritik düşünmeyi bilen bir insan, iyi bir kitabın kendine ne kazandıracağını yada hangi kitabi seçeceğini, bir yerde doğru soruları sora bilmesinden geçtiğini de bilmesi demektir.
Doğru sorular bizi sağlam ve doğru sonuca götürür. Kendimizi tanımayı ve zamanı etkin kullanmayı öğreniriz.
Düşünce boyutumuz genişledikçe, düşünme boyutumuz zenginleşir.
Genişledikçe doğru sorular sormaya başlarız. Hayatımıza yeni soluklar, yeni bakış açıları getiririz.
Neyi neden, niçin, niye yaptığımızın farkına varmaya başlarız.
Özellikle kritik (eleştirel) sorular yol gösterir bize.
Daha iyi seçenekler, ön yargıdan uzak doğru kararlar ve yargılar için bizi teşvik eder.
Bir kitabı okurken, bir filmi sorgularken, kendi özel yaşantımıza ait kararlar alırken, alışveriş yaparken, siyası ve politik tercihlerimizi belirlerken doğru sorular sorabilmeli ve doğru ve düzgün düşünebilmeliyiz.
İşte o zaman kitap okumak olsun, hayatı okumak olsun, insanı okumak olsun bir değer ve anlam ifade eder.
İnsan sorgulayan, yenilenen ve sonra yeniden yenilenen bir varlıktır.
Kendine değer ve mana katan her şeyi kucaklamalı. Döngünün bizden istediği de budur.

Olcay Kasımoğlu
  

21 Nisan 2019 Pazar

HAYAT YÜKÜNÜ TAŞIYANA BIRAKIR♥


Daha önce yazdığım konu başlıklarından, özetlerden, yazılarımda kullandığım alıntılardan bir derleme yaptım.

''Dostlar içinde dostum; dost sanatım... Yollar içinde yolum; yol sanatım...''
Bakışlarında berraklık, bilincinde dayanışma, kokusunda sıcaklık, yüreğinde sevgiyi gördüğüm yürekli dostum..!

Bir şey, bir şeyler eksik bu insan dünyasında. Bu eksik olan, ne parayla, ne diplomayla satın alınan bir şey.
Eksik olan, insanın özündeki incelik, gün ışığına çıkmayan zaaflar, terbiye edilmemiş nefisler.

'Sevdiğim, yaşamın içinde yaşamım; yaşama sanatım. Renkler içinde rengim; renk sanatım... Sesler içinde sesim; ses sanatım..''

Aşk eğer gerçekse, ancak o zaman bir çözüm olur...

Ve insanın kendini bulması... kendi ruhunu bilmesi en büyük zaferdir...

Kendimize ve başkalarına kulak verdiğimiz zaman ''evren'' bizi dinler.

Başkalarını incelediğimizde; deneyim ve tecrübelerimizle birlikte BİLGİN, Kendimizi incelediğimizde AYDINLANMIŞ insanlar oluruz.

Nefsin arzularından arınıp, inandıklarını sorgulayabilmek,sorgulayarak inanmak, YÜREK ister...

Bu dünyada; sadece kendi için değil herkes için adaleti korumak, sahip çıkmak, GÜÇLÜ BİR İRADE ister.

Anlamak, paylaşmak, düşünmek, inandığı gibi yaşamak, ilkelerinin arkasında olmak, RUHSAL OLGUNLUK ister.

Ne güzel demiş şair Yusuf Hayaloğlu:

"Bildiklerini dedi; yüzleştir hayatla ve sınamaktan korkma.
Doğru ile yanlışı ancak o zaman ayırt edebilirsin"

Düşünceler, sadece düşünce işlevinin sürmesini sağlayan soyut varoluşlar değildirler.

Anlamak ile görmek de aynı şey değildir, anlamak değişimdir...

Gerçek şahsiyet, olgunluk, insana yakışacak durum, tutum ve davranış insanın kendinde bulunmalıdır.

İnsan, ömrünün sonuna ya da zaman onu azat edinceye kadar, kendi koyduğu geçersiz kanunların kölesi olarak kalabilir mi?

Hamlet' in seslenişinde olduğu gibi ''Zamanın görkemi, yalanın maskesini düşürür, gerçeği ortaya çıkarır.''

''Yaşadığımız devrin aynasını geleceğe taşımak için hepimiz bir şeyler bırakmalıyız, insanlık adına, tarih adına..''

Bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirir diyorum...

Gerçek olan öğrenmektir. Nereden, nasıl öğrenirsen öğren. Nereden, nasıl öğrendiğin,hatta neler bildiğin de önemli değil, ne yaptığın önemlidir.

Çok severim, hayata özet geçen bu cümleyi ”Beğeni; hem ağırlık. hemde tartandır.”

İnsan kendi dar sınırlarından çıkıp daha zengin bir yaşam deneyimine ulaştıkça. bakış açısı da değişiyor.

Değil mi ki, ”Kuşlar gibi özgür ama beraber olabilmek,” yaşamı bilimle, bilinçle ve sanatla anlamaya çalışmak akıllı insan işidir.

''İyi insanların ömrü başlarındaki çiçeklerden önce geçiyor, çiçekler solmadan onlar ölüyor.''
O zaman;
Neye sahip olduğumuz değil, neyin keyfine varabildiğimizdir mutluluğu yaratan.

Hazzın ötesinde sevginin bütün evreni kuşatacağına inanıyorum.
Evet, kalben inanıyorum... Sevginin gücüne sahip olmayana, hiç bir şey güç vermez...

Ve sevmeyi başarmak, aşkın yarattığı her şey ile anlaşmaktır.

Olcay Kasımoğlu

Sadakat

Sadakat; onu taşıyacak gücü olmayana çok ağır gelebilir.
Ölüm gibidir SADAKAT, pazarlığı olmaz.
Bazen hayat öyle zorlar ki; unutursun kim olduğunu, nereden geldiğini..
Öyle acır ki için, değiştin sanırsın oysa bazı acılar hiç kapanmaz...
Ve herkes doğasının gereğini yapar.
Masalımızda olduğu gibi;
Göçmen kuşun adı İhanet, serçenin ki ise sadakat.
Aşk bu; yazın alevi sarmış iki sevgiliyi, gözleri yüreklerinin sözcüsü…
Masallarını yazacaklar tarihe.
Söz vermişler, böyle aşkta ayrılmak yakışmaz ama ah biri tutsa şu zamanı…
Yaz bitmiş sonbahar kışın habercisi.
Kış sanki aşkın celladı. İhanet, gitmem gerek kalırsam ölürüm dedikçe;
Sadakat:
- Gitme, kuytu bir köşede bekleyelim baharı!
Diye yalvarırmış.
Yüzünüzde ki tebessümü görür gibiyim.
Hepimiz fedakârlığı sadakat yapmalı der gibiyiz. Öyle de olmuş. Sadakat sevgiyi seçmiş.
Göçmem kuş güçlü, uzun yolculuklara dayanıklı, serçe ise sadık ama gücü yok kanatlarının ve bilmez uzun yolculukların derdini tasasını.
Sevgi var ya sevgi işte gücü onda.
Demiş ki:
- Dayanırım, yeter ki sevgilim olsun yanımda.
Başlamış zorlu yolculuk.
İhanet ve sadakat çıkmışlar yola. Yavaşladıkça sadakat ihanete sesleniyormuş:
-Ha gayret, kışı geçip varmalıyız bahara.
Demiştik ya güçlü kanatları yırtıp geçerken kuvvetli rüzgârları ihanetin, yoruluyormuş sadakat. Yine de inanırmış ihanetin onu yarı yolda bırakmayacağına.
Çok bitkin düşmüş, artık, son gayretlerini verip ayrılmazken sevdiğinin peşinden seslenmiş:
- Biraz dinlenelim, zaman tanı bana.
Göçmen kuş bilirmiş ki durmak yok olmak demek!
- Durursak fırtına yutar bizi, hadi biraz daha gayret. Bak okyanus yakında .
Güç, derman kalmamış kanatlarında serçenin…
Seslenmiş:
- Sen uç kendini kurtar. Sonra ben yük olurum sana.
Fedakârlık yakışır adı sevgiyse yaşanan sadakate.
İhanet son bir kez bakıp gözlerine sevdiğinin uçmuş uçmuş uçmuş…
Kaybolmuş
Sadakat düşerken okyanusun derin mavi sularına, aklında sevdiği, dilinde ise şu sözler varmış.
“ Ben okyanusun mavi sularında minik bir sadakat, sense yeni baharının koynunda koca bir ihanet…”
Velhasıl İHANET VARSA hayat doğru yaşanmaz...
Olcay KASIMOĞLU

Bir insan neden cehalette ısrar eder?


Cehalet psikolojisi:

Aristo, “Her insan doğası gereği bilmeyi ister” der. Yani bilme isteği varoluşsal bir dürtüdür. Ancak her insanda bu dürtünün şiddeti farklıdır. Neleri bilebileceğimizi büyük oranda içinde yaşadığımız kültür belirliyor.
Cehalet psikolojisi: Bir insan neden cehalette ısrar eder?
Bizim kültürümüzde ise atalarımızın çok güzel bir sözü vardır: “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp”. Benim kanaatime göre bu söz günümüzde geçerliliğini yitirmiş durumda. Çünkü artık internet ve diğer bilgi ulaştırıcıları sayesinde öğrenmekle ilgili bir problemimiz kalmadı. Hatta ortalıkta öyle bir bilgi bombardımanı var ki öğrenmek istemesek bile sürekli yeni bir şeyler öğrenmek zorunda kalıyoruz. Hayat artık neredeyse öğrenmek üzerine kurulu ve bu, sosyal hayatımızın da bir parçası haline geldi.

Sosyal medyada geçirdiğimiz süre boyunca bir teflon tavanın nasıl kullanılması gerektiğinden tutun da limonla güzelleşme sırlarına kadar bütün bilgiler ekranımızdaki yayın akışında bir parmak darbesiyle gözümün önünden geçiveriyor. Youtube başlangıçtaki öncelikli amacı olan müzik yayını yapmaktan ziyade bize sürekli bir şeyler öğretmeye çalışan vloggerlar(video bloggerları) ile dolu artık.
Öğrenmek nefes alıp vermek gibi hayatımızın bir parçası haline geldi ve farkına varmasak dahi sürekli yeni bir şeyler öğreniyoruz. Dolayısıyla öğrenmek artık bizler için kaçınılmaz bir yaşam tarzı oldu dersek abartmış olacağımızı sanmıyorum(İronik bir şekilde şu anda siz bile bu yazıyı okurken yeni bir şeyler öğreniyorsunuz). Öğrenmek artık bir problem değilse peki nedir problem? Aslında bir değil iki tane çok büyük problemle karşı karşıyayız: Cehalet külliyatı ve cehalette ısrar etmek.
Birinci büyük problem; Cehalet Külliyatı
Öğrenilmiş cehalet
Cehaletin de artık bir külliyatı oluştu. Bir sürü kitap okumuş olabiliriz. Ama önemli olan kitapların sayısından ziyade hangi kitapları okuduğumuzdur. Eskiden az sayıda kitap vardı ama onlar doğru bilgileri içeriyordu. En azından o kitapları yazanlar doğruyu arıyorlardı. Günümüzdeyse çok sayıda kitap, internette milyonlarca bilgi var ve hangisinin doğru ve faydalı bilgiyi içerdiği şüpheli durumda. Kendisini bombayla patlatan intihar komandosu da o aşamaya gelene kadar pek çok kitap okumamış mıydı?
Günümüzün sorunu bilgiye ulaşamamak değil, doğru bilgiye ulaşamamak. Maalesef kitaplarda, videolarda ve diğer bilgi yayma araçlarında zararlı bilgilerin sayısı son derece fazla. Peki neden böyle oldu? Eskiden kitaplar bilgi aktarmak için yazılırken günümüzde propaganda aracı ya da reklam amacıyla da yazılabiliyorlar. Kapitalizmin geldiği bu son noktada en iyi “eser”in değil en iyi reklam yapan “ürün”ün satın alındığı bir gerçek. Kapitalizm sayesinde kitaplar “eser”den “ürün”e terfi etti. Böylece ürünlerimizi daha efektif pazarlayabiliyor, onlara daha karlı fiyatlar koyabiliyoruz.
Tolstoy ya da Dostoyevski çağımızda yaşıyor olsalardı ve aynı eserleri şimdi yazmış olsalardı hiç reklam vermeden bu yoğun rekabet ortamında yine geniş okuyucu kitlelerine ulaşabilirler miydi acaba? Eseri ya da bilgiyi geniş halk kitlelerine ulaştıran en önemli kriter reklam olduğuna göre doğruluğu herkes tarafından kabul edilen bilgilerin en doğru bilgi olamayacağı aşikar. Çünkü burada kriter bilginin doğruluğu değil reklam bütçesinin çokluğu.
Piyasada var olan arz talep döngüsü doğal olarak bilgi talep edeni bilgilendirmek değil, mutlu etmek üzerine kurulu. Bu yüzden sadece kitap değil, tüm bilgi ulaştırma araçları kişileri aydınlatmayı değil mutlu etmeyi amaçlıyor. İğneyi şimdi kendime batırıyorum; Bir kurumsal eğitimci olarak itiraf etmem gerekir ki kurumsal eğitimlerde eğitimcinin amacı katılımcıyı bilgilendirmekten ziyade öncelikli olarak mutlu etmektir. Çünkü katılımcı o eğitimden bir şeyler öğrense dahi, eğer mutlu değilse memnun olmuyor ve tekrar gelmiyor. O yüzden eğitim piyasası da tıpkı yayıncılık, internet ve klasik medya gibi egolara hitap eden, kişileri mutlu eden ama çoğu zaman aslında pek de bilgilendirmeyen eğitimlerle dolu.
Gerçekten bir şeyler öğretmeyi çoğunlukla kimse göze alamıyor çünkü öğrenmek acı verici bir süreçtir. Kişi yeni bir şey öğrendiğinde beyninde ekstra nöronlar çalışır. Yeni bir bilgi öğrenen kişi eski bilgiyi bırakmak zorunda kalabilir. Bu bazen alışkanlıkları bırakmayı da gerektirebilir. Bu çoğumuz için zordur. Hal böyle olunca ironik bir şekilde cehalet sistem tarafından teşvik edilmekte. Çünkü haz ve mutluluk sağlayan uyuşturucular vermek bilgiyi vermekten daha karlı.
İkinci büyük problem: Cehalette Israr.
Gerçek bütün bıçaklardan daha çok acıtır…
İkinci büyük problem ise kişinin doğru bilgiyi öğrendiği halde cehaletinde ısrar etmesidir. Çünkü eski alışkanlıklarını bırakmak, konfor alanından ayrılmak ona zor gelmektedir. Bir insan bilmeyebilir. Ancak bilmediği şeyi öğrendiği halde hala cehalette ısrar ediyorsa büyük hata yapıyor demektir. Öyleyse yazının başındaki atasözünü şöyle değiştirebiliriz: ‘Bilmemek ayıp değil, cehalette ısrar etmek ayıp…’
İnsanda beş tane bilme hali vardır:
1- İnsan bir şeyi bilebilir.
2- İnsan bir şeyi bilmeyebilir.
3- İnsan bir şeyi bilmediğini bilebilir.
4- İnsan bir şeyi bilmediğini bilmeyebilir.
5- İnsan bir şeyi bilmediğini bilmediği halde o şeyi bildiğini zannedebilir.
Bu hallerin hepsini zaman zaman yaşarız. Bilmediğini bilmeyen kişi gaflet halindedir. Bu kişi bir gün bilmediğini farkedebilir. Bu durumda bilmediğini bilmeyen kişinin o şeyi öğrenmesiyle yaşadığı duruma ise ‘hayret’ denilir. Hayret etmek, bilmediğini bilmeyen kişinin o şeyi öğrendiğinde içine düştüğü durumdur. Çünkü kişinin bu konuyla ilgili en ufak bir bilgisi olmadığı için öğrenince hayrete düşer. Platon’a göre de felsefe yapmanın arkhesi(başlangıcı) hayrettir(pathos). Bilmek insanı insan yapan en önemli erdemlerden biridir. Bilmediğini bilmek ise daha büyük bir erdemdir. Bir kişi bilmediğini de bilmeyebilir. Amma ve lakin kişi hem bilmez hem de bilmediği konuda ahkam keser ve bilene de muhalefet ederse işte o en cahil kişidir. Yukarıdaki beşinci durum en vahim durumdur.
Kişi bilmediğini bilmiyor ve bilgi geldiği halde öğrenmemekte ısrar ediyor ve burnunun dikine gidiyorsa eskiler buna cehli mukaab derler. –Ki cehaletin en tehlikeli hali de budur. Akıllı insan bilmediğini bilmediği bir şeyi öğrendiğinde hayret ederken, ahmak insan inat etme yolunu seçer.
Peki cehallette ısrar etmenin arka planında yatan etki nedir?
Cehalet külliyatı, kişinin cehalette ısrar etmesinde kendisine oldukça yardımcı oluyor. Çünkü bu tarafta kendi verilerini destekleyen, kendi içlerinde tutarlı ama aslında doğru olmayan pek çok bilgi kaynağı var. Örneğin; şu anda piyasada dünyanın düz olduğuyla ilgili bazı yazılar ve videolar dönüyor. Bu yazı ve videolar birbirilerini destekler nitelikte olsalar bile bu onların doğru olduğu anlamına gelmiyor. Ama dünyanın düz olduğuna inanmak isteyen bir kişi kendisini bu cehalet külliyatına hapsederek onlarca videonun arasında dünyanın düz olduğuna inanarak ömrünü geçirebilir.
Bir sosyal psikolog olan Leon Festinger 1957 yılında bilişsel uyumsuzluk teorisini ortaya atmıştır. Bu teori bugüne kadar henüz yanlışlanmadı. Teoriye göre insan beyni birbiriyle çatışan düşüncelerle karşılaştığında ekstra nöronların çalışmasıyla beyin zorlayıcı bir sürece girmektedir(Yukarıda kısmen bahsetmiştik). Doğal olarak düşünme ve bilgileri karşılaştırma eylemi esnasında beyinde pek çok nöron aktif hale gelir ve bu da kişiyi rahatsız eder.
Bu yüzden insanlar yeni bilgiyi almamak ve kendi düşüncelerinde tutarlı olmaya çalışırlar. Düşüncelerde tutarlı olma isteği toplumun geneline yayılmıştır. Tutarlı davranışlar sergileyen insanlar doğal olarak bize daha güvenilir gelir. Ama bir bilim insanının tutarlı olmaya değil tutarsızlığa ihtiyacı vardır. Çünkü bilim tutarsızlık sayesinde ilerler. Günlük hayatta ise işler böyle yürümez. Eğer herhangi bir zıt fikirle karşılaşırsak tutarlı ve dengeli bir hale gelebilmek için kendimizi kandırabilir ve karşılaştığımız yeni fikri gerçek olmasına rağmen kabul etmeyebiliriz.
İnsanların büyük bir kısmının yıkılmaz inançlar geliştirmesi bu sebeptendir. Ne kadar inançlı bir hayat yaşarsak kafamız o kadar rahat eder. Beyin her zaman tutarlı olmaya çalışır ama diğer taraftan bizi ilerletecek olan şey ise tutarsızlıktır. Tutarlı olmaya çalışmak yaratıcı zihinlerin katlanamayacağı bir şeydir. Bilim insanları ise her zaman tutarsızlığın peşinde olmuştur.
Yanlışlanabilen teoriler bilimi ilerletir.
Bireysel anlamda ise tutarsızlık kişiyi ilerletmekle birlikte konfor alanından çıkartır. İnsanların büyük kısmı bu konfor alanından çıkmak istemez ve inançlarını sorgulamadan yaşamaya devam ederler. Kişilerin özellikle inanç boyutundaki fikirlerini değiştirmeleri çok zordur. Peki günün birinde inançlarına ters düşen bir bilgiyle karşılaşırlarsa ne olur? Burada da geri tepme etkisi (backfire effect) devreye giriyor.
Geri tepme etkisi Brendan Nyhan ve Jason Reifler tarafından öne sürülen bir sosyal psikoloji kuramıdır. Buna göre insanlar inançlarına ters düşen bir bilgiyle karşılaştıklarında beyinleri otomatik olarak bunu reddediyor. Yeni gelen bilgi ne kadar gerçek ve eskisini yıkıcı ise kişi eski inancına o kadar sıkı sarılmaktadır. Halbuki bilmeyi bilgelik düzeyinde arzulayan kişi inanmaya değil anlamaya çalışmalıdır. Ama pek çoğumuz anlamaya çalışmak yerine önceki fikre ne kadar çok emek vermişsek onu o kadar çok savunma ihtiyacı hissediyoruz.
Sırf o emekler boşa gitmesin diye gerçeğe gözümüzü kapatabiliyoruz. Hele ki söz konusu olan yıllardır savunduğumuz bir düşünceyse savunma tepkimiz de yıkılmaz dağlar kadar güçlü oluyor. Bu hiç mantıklı olmasa bile! Çünkü pek çoğumuz için rahat etmek gerçeği bilmekten daha iyidir. İşte bu yüzden toplumu az sayıda insan değiştirir. Konfor alanlarından çıkabilen cesur insanlardır onlar.
Beyin yapısı gereği her zaman basit olan şeye doğru kaymaktadır. Bu yüzden pek çoğumuz doğru bildiklerimizi destekleyen verilerle karşılaşırken beyin bunu otomatik olarak hafızaya alma eğilimi gösterirken, doğru bildiğimiz şeyleri desteklemeyen verilerle karşılaştığında bu yeni bilgiyi hafıza almıyor ve unutma eğilimi gösteriyor.
Mesela Alman ırkının üstün ırk olduğunu düşünen bir neonazi, bir zencinin atletizmde tüm beyazları geçerek şampiyon olmasını ya da matematik olimpiyatlarında şampiyon olmasını görmezden gelebilir. Buna karşılık bir Alman aynı başarıyı gösterdiğinde neonazi bunu uzun süre hatırlayacaktır. Bunu bilen pek çok bilim insanı yanında not defteriyle gezer. Çünkü doğada öne sürdükleri teze ters bir bilgiyle karşılaşırsa beynin bunu unutacaklarını bilirler. Böylece unutmamak ve laboratuvarda bu zıt veriyi araştırmak için not alırlar.
Bilge kişi hiçbir fikre sıkı sıkıya tutunmaz. Çünkü bilir ki yarın daha iyisi gelebilir.
Sokrates, “Tek bir şey biliyorum o da hiçbir şey bilmediğimdir.” demiş. Hepimiz bu sözü zaman zaman duymuşuzdur. Halbuki Sokrates’in sözünün orijinali şöyledir: “Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir ama isteğim araştırmaya devam etmektir.” Cümlenin ilk kısmıyla belki bazılarımız, cehaletimizin onaylandığı varsayımına kapılıyor olabiliriz. Öyle ya sonuçta Sokrates bile hiçbir şey bilmiyorken biz neden bir şeyler öğrenmek için uğraşalım ki! Cümlenin ikinci kısmıysa bu şekilde düşünenlere cevap olacak niteliktedir. Bilmiyor olabiliriz ama bize düşen araştırmaya devam etmek olmalıdır.
Bertrand Russel’ın güzel bir sözüyle yazıyı bitirmek istiyorum:

“Fikirlerim için ölmeyi göze alamam çünkü yanılıyor olabilirim.”
Hastalıkları düşünce gücüyle değil düşünmeyerek yenebiliriz

Yazar Cem Özak'a teşekkürlerimle...

SEVGİYE İMAN

Parantez içine alınmış bir noktalama işareti değil yaşam.
Nice acılardan anılardan hüzünlerden süzülmüş gelmiş bir ömrün haritası duruyor önümde.
Dağ çiçeklerinin kokusu sinmiş tenine, umudu bereketli, gözleri ışık deryası. Direncin, bilincin tarlası aklımı kır çiçeklerinin serinliğiyle rüzgarın kanadına verdim, götürsün umuda hasret yüreklere.
Karanfil kokulu bir özgürlüğün zincirlere vurulmuş diyarlarında zulme yoldaş olmak benim işim değil
Her şey bu kadar direngen ve sesliyken yüreğimin dehlizlerinde bırak gitsin nereye isterse gitsin, sevgisiz bir ruhun içtenliği kuru bir çölden farksızdır.
Ben cesaretin, içtenliğin dehlizlerinde insanlığın ekmeğini damıtmaya yeminli bir yürek taşıyorum.
Bıkkınlığın, sefilliğin, çürümüşlüğün, sığ suların, kısır döngülerin yamaçlarında değil doru atların kişnediği dağların eteklerinde soluklanan bir yüreğin savaşçısıyım.
Düşünün gül kokusunu, yaprağını, dikeninin, vazgeçmek mümkün mü gülün kokusundan, dikeni var diye !
Hangi yorgun düşün kurbanı olursan ol, hangi vedaların rüzgarıyla savrulursan savrul yaşam her zaman yeniliğe gebe.
Ve sen vazgeçmediğinde daha güzelsin. ne yaşarsak yaşayalım, öze inmemişsek kolaydır gitmeler.
Bir satıra, kuru bir söze tav olmamışsa yürek, bırakırmı tuttuğu eli ?
Takım tutar gibi, dudağında ki ruju siler gibi tutulmuşsa sevgiye, bir şimşek bir gök gürültüsüyle ufalır gider adına sevda dediği her ne ise !
kasırgalardan, yüreğin depreminden topuklamışsa hemen yürek, bırak gitsin.
İnsan sevdiği eli yüz bin kere parmak uçlarına dolar.
Korunmasız gözleri alır uyutur koynunda. Sevdaya tutulmuşsa savrulmaz fırtınalarda, tutulmuşsa gönül köküyle budanmaz seyri zamanda sessiz koylarda, susmak da sevdaya dair,
Polonya Sanatında Oryantalizm -Doğulu bir güzelin portresi olarak geçiyor. Yıl 1885

18 Nisan 2019 Perşembe

Yeşil pencerenden bir gül at bana.

Yeşil pencerenden bir gül at bana.
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapına.
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ!
Sevgili Dost, ne güzel tanımlamışsın; gidenlerin yüreğinden, yaşama süzülen derinliği...
Yaşamda; hay huylarla,sınırlarla, sen-ben davasından uzak engin yürekleri ne güzel kaleme almışsın..
Evet, sevginin,anlamanın, değer katmanın belli bir inancı,ülkesi yok.
Önemli olan ışık diliyle yaşama uzanmak.
İnsanların eylemleri ve söylevleri şüphesiz ki, hayatla olan ilişkilerinin rengini ve biçiminide tayin eder..
*Onat kutlar, yaşarken seslenmiş; düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için.
Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin unutmamak için çünkü unutuluşun kolay ülkesindeyiz.
Buna rağmen devam etmiş ve biliyoruz bahar mutlaka gelecek.*
Umut, umut..hiç vazgeçmemişler.
Güzel çalışmanı okudukça, şairlerin, yazarların,düşünürlerin bu dünyaya ruhlarını da serpiştirip gittiklerini düşündüm.
Değilmi ki şair; sadece kendi yaşamını, yaşadıklarını kaleme almaz, yaşama bir bütünlük içerisinde bakar.
Bu bütünün içinde her şey, herkes vardır.
Başkalarının gözünde, yüreklere inmenin ince duyarlılığıdır, anlamaktır, anladığını yorumlamak ve sezgilerini, anlatabileceklerini biçimlendirebilmektir.
Ve şiir, şiirse; hayatın kendisi ve hayat kadar örgütlüdür ve evrensel bir değerdir.
Evet adanmışlık; hiç bir koşula bağlı olmadan..
Furuğ Ferruhzadenin seslenişi gibi;
ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum
okyanusta yaşayan
ve yüreğini tahta bir kavalda
usul usul çalan
küçük hüzünlü bir peri
geceleri bir öpücükle ölen
ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan...
İçtenlikle teşekkür ediyorum ''geçmişin diliyle gelen sezgilerin''
bütün kötü düşünceleri, duyguları darağacına astığını ve evreni dinleyen ‘’yüreğimizin sesine’’ şarkılar, türküler, şiirler kattıkça, aklımızı arındırdıkça ‘’sevginin’’ bütün evreni kuşatacağına inanıyorum..

💙Olcay Kasımoğlu

''Bazı kelimeler soğuk, bazı insanlar uzak, bazı hikayeler yarımdır..''

Mevsim ilkbahar, toprak kımıl kımıl, tomurcuklar açtı açacak, her şey çığlık çığlığa ve her şey bir o kadar direngen..!
Ya insan, insan kendiyle boğuşuyor, çelişiyor unutuyor insan olduğunu.
Her şey yaşamak üzerine kurgulanmışken, tüm şarkılar, türküler buram buram yaşam ve sevda kokarken, insanlar da bir dünya telaşı, bir mal mülk edinme telaşı!
Yaşarken mi öldürüyoruz sevdiklerimizi, yada gülde dikeni unutan biz miyiz ?
Dokundukça ''Ah'' diyen sese kulaklarımız sağır, yüreğimiz kör, kapılarımız kilitli, ruhlarımız sakat.
Bir dünya telaşına kapılmışız, bir ben bilirim, bir ben haklıyım nidalarıyla kendi içimize yuvalanır dururuz.
Telaş dediğinde, maldan mülkten, mevkiden, diplomalardan, başkalarının gözünde değerli olma, onanma sancılarıyla etrafımıza örülmüş bir cendere.
Sevmiyoruz kendimizi.
Yaşamı kutlamak değil, ölümü kutsamak öğretiliyor bize.
Ölüme dair, Seneca’nın seslenişi oldukça etkileyicidir;
“Ölümün olduğunu öğrenir öğrenmez, hayattan çekilmeye karar vermemişsek, burada bulunmamızın tek nedeni var mutlu olmaktır.
O zaman, üçgenin ille de üç kenarı olacak diye bir kural koymaya biliriz…” Ama insanoğlu kural koyar, insan oğlu nefsinin kölesidir, çok azı nefsini terbiye eder. ben ben diye bağırır durur, bencildir.
Kendimize adil, kendimize namuslu, kendi egolarımız tavan oldukça , aramızdan usul usul kayanları göremeyeceğiz, sessiz çığlıkları duyamayacağız.
Ozanın dediği gibi, “Hayat sunulmuş bir armağandır insana.” ama ne kadarımız bu armağanın değerini biliyor, ona hakkını veriyoruz?
Yoksa, hoşumuza gitmeyen bir armağan gibi, onu bir kenara koyup, eskimesini, yok olmasını mı bekliyoruz?
Ya da kaybetmek midir ölüm?
Varlığın esas olan huzura, serbestliğe kavuşması mıdır?
Her ölüm, erkendir diyen şair yanıldı mı bir yerde?
Esas olan, yaşamın ne manaya geldiğini çözemeden ayrılmanın garip yoksulluğu mu, yoksa sonsuzluk dediğimiz, aslında yaşamdaki sonsuzluk değerinde bir an mıdır?
"Çoğumuz ömürlerimizi sadece minik bir "kelebek etkisi" için yaşıyoruz belki de. Ama o etkiyi yaratacak dönüşümlerden ya da çabadan fersah fersah uzağız. Haliyle dünya bir bumerang gibi bize geri dönüyor bu durumda, hiç değişmeden... İşte bizim trajedimiz bu, içten dışa büyüyen bir kısır döngü."
Ve bizler ölümlü dünyaya, bitimli hayatlar almaya çalışıyoruz, birde bakıyoruz ki;
“Özenle sakladığınız bir sarı lira gibi ömrümüz, vakit gelip, sandıktan cikarttiğimizda bakıyoruz tedavülden kalkmış.
Yaşama kırgın, kendimize küs, umutları ayağından vurup, bir ipe dolayıp boynumuzu, yada kör bir kurşunla hoş-çakal diyenler kadar yaşarken kendini bulamayanlarda beni bir o kadar üzer...