Translate

22 Nisan 2020 Çarşamba

Kendini Bulmak

İnsanın kendini bulması, kendi ruhunu bilmesi en büyük zaferdir...
Kendimize ve başkalarına kulak verdiğimiz zaman evren bizi dinler.
Başkalarını incelediğimizde; deneyim ve tecrübelerimizle birlikte BİLGİN, Kendimizi incelediğimizde AYDINLANMIŞ insanlar oluruz.
Ne güzel demiş şair Yusuf Hayaloğlu:
"Bildiklerini dedi; yüzleştir hayatla ve sınamaktan korkma.
Doğru ile yanlışı ancak o zaman ayırt edebilirsin"
Anlamak ile görmek de aynı şey değildir, anlamak değişimdir...
Ve gerçek şahsiyet, olgunluk, insana yakışacak durum, tutum ve davranış insanın kendinde bulunmalıdır.
İnsan, ömrünün sonuna ya da zaman onu azat edinceye kadar, kendi koyduğu geçersiz kanunların kölesi olarak kalabilir mi?
Hamlet' in seslenişinde olduğu gibi ''Zamanın görkemi, yalanın maskesini düşürür, gerçeği ortaya çıkarır.''
Bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirir diyorum...
Gerçek olan öğrenmektir. Nereden, nasıl öğrenirsen öğren. Nereden, nasıl öğrendiğin,hatta neler bildiğin de önemli değil, ne yaptığın önemlidir.
Çok severim, hayata özet geçen bu cümleyi ”Beğeni; hem ağırlık. hemde tartandır.”
İnsan kendi dar sınırlarından çıkıp daha zengin bir yaşam deneyimine ulaştıkça. bakış açısı da değişiyor.
Değil mi ki, ”Kuşlar gibi özgür ama beraber olabilmek,” yaşamı bilimle, bilinçle ve sanatla anlamaya çalışmak akıllı insan işidir.
Hazzın ötesinde sevginin bütün evreni kuşatacağına inanıyorum.
Evet, kalben inanıyorum...
Sevginin gücüne sahip olmayana, hiç bir şey güç vermez...
Ve sevmeyi başarmak, aşkın yarattığı her şey ile anlaşmaktır.
Zorlukları, kayıpları, acıları hatta beni hayal kırıklığına uğratan insanları bile lanetten, öfkeden uzak anlamaya çalışıyorum.
Görmek, bakmak, gözlemlemek, anlamak ve mana katmak yaşam rehberim.
Kendime yürümekten,, mücadeleden, yaşamı sade ve neşeli kılmaktan asla vazgeçmeyenler-denim.

13 Nisan 2020 Pazartesi

Zümrüdü Anka

İnanmak; içimizde ki motorları çalıştıracak ateşleme düğmesidir.
Başarı ve mutluluk; başaracağım ve başardım diyebilenlerin ve inananların dır.
Ben yapamam diyen ve yapamayanlar her zaman birilerini suçlayacak bahane ve mazeretler yaratıp bunların arkasına sığınacaklardır.
Kendi yaşamlarına sahip çıkanlar ve yaşamın insana verilen en güzel hediye olduğuna inananlar ise umut etmekten,inanmaktan asla vazgeçmeyeceklerdir.
Bu gerçeği savunurken, önce kendimiz inanmalıyız. Hayatın anlamlı, yaşanmaya değer olduğuna inandığımızda bu davranışlarımıza da yansır. Hayata ve içindekilerine farklı bakış açıları da geliştiririz.
Anton Chekhov *Bir insan neye inanıyorsa odur* der.
Ne olursa olsun; kendimize inanmak çok önemli. Kendimize inanmazsak yeteneklerimizi geliştiremeyiz. Biz bu algının ve bilincin farkındalığını fark etmemişsek, birey olmayı başaramamışsak hep başkalarının bize biçtiği rollere inanırız.
Kendi yaşam manifestomuzu oluşturamayız.
Çünkü sınırı koyan zihindir, zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebildiği kadar başarılı olur.
Başarılı insanların hayat hikayelerine baktığımız da, büyük başarıların ancak başarabileceklerine inanan insanlar tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu görüyoruz bu tesadüf olamaz.
June Nel’in çok sevdiğim bir sözü var *inanan bir çocuğun gözlerindeki sihri görmek kadar güzel bir şey yoktur*.
Bir insan gerçekten inanırsa, inanıyorsa ‘’ anlamlı yaşamaya, başarmaya, sabretmeye, sevmeye’’ zihin yapılabilmesi için yeni yollar keşfeder.
Bilim dünyası da buna inanıyor ve önemsiyor. Özellikle son yıllarda, tıbbı tedavinin, ilaçlı tedaviyle birlikte kişi ve kişilerin, iyi olacaklarına inanmaları, bağışıklık sisteminide destekliyor.
İnsan kendini nasıl hissederse öyle düşünür ve öyle davranır.
Yeter ki kendine ve yapmak istediklerine, yapabileceklerine güçlü bir şekilde inansın, inanmış bir insani yolundan çevirmek zordur.
Burada ki ‘’Zümrüdü Anka” inananların ve inanmaktan, ümit etmekten vazgeçenlerin hikayesi;
“Simurg” veya bir diğer ismiyle “
Zümrüdü Anka” efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anılır.
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar Simurg’ a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş.
Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurgu bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’ un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş.
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar, yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp.
Papağan tüylerini bahane etmiş.
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış.
Baykuş; yıkıntılarını özlemiş.
Balıkçıl kuşu; bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “Şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “Yok Oluş” da çoğu kuş umutlarını yitirmiş geri dönmüş.
Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurg’un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; “SİMURG ANKA – Otuz Kuş” demekmiş. Onların hepsi Simurg’muş. Her biri “Anka”.
Gerçekten inanlar ve umudunu besleyenler, kaybetmeyenler yoluna devam eder.
Mesele bu kadar açık ve net
Kendi küllerimiz üzerinden, yeniden doğabilmek için, kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız
İyi ve olumluya inandıkça, evrende bize eşlik eder. Hiç bir şey evrende kaybolmaz.
Ne hissediyorsak ne düşünüyorsak er veya geç bizi bulur.
İnsanların eylemleri ve söylevleri şüphesiz ki, hayatla olan ilişkilerinin rengini ve biçimini de tayin eder.

Öyle İşte

Uygar ve medeni bir Türkiye ve insanca bir arada yaşamak için, her vatandaşın adil, tarafsız, bağımsız yargılandığı, her vatandaşın eşit, barış içinde yaşadığı, evinde, işinde kendisini güvende hissettiği, gelecek korkusu ve endişesi yaşamadığı, insanın insan üzerinde ki ekonomik, sosyal, siyasal, etnik, cinsel şiddetin, sömürünün olmadığı, herkes için adalet, herkes için barış olsun istiyorsak hakkın ve haklı olanın yanında yer almalıyız.
Kolaycı, basite indirgenmiş hayatlarımızı; şişirdiğimiz acı, keyif ve mutluluklarla doldurup kendimizi tatmin ediyoruz.
Kendisiyle yüzleşmemiş, ezberlerini terk etme cesareti gösterememiş insanların, ilkelerinin olduğunu söylemesi, gösterişten, taklitten başka bir şey değildir.
Kimliğini bulamayan, varlığını inşa etme çabası gütmeyen insan, kendi hayatının da figüranıdır.
Hayat da böyle bir şey. İnandıklarımız, inanmadıklarımız ve inanamadıklarımızla;
Duvarlar, sınırlar ve dogmalara düşman aklımın beni götürdüğü yerde KENDİNİ SORGULAYAN insanların izini sürüyorum...
Duygu ve düşün yargılarıyla edindiğim yaşam yolunda YAŞAMI SORGULAYAN yürekli insanların izindeyim...
Ve zamanı gelince de görmemizi, duymamızı, anlamamızı sağlıyorlar.

12 Nisan 2020 Pazar

Bütün Yeryüzü Vatandır

Dünyanın bütün düşleriyle yaşamı yeniden soluklamak varken;
''Bir halden bilmez cahile kul eyledi zaman bizi. ..''
Bir yanda umutların
Bir yanda düşlerin
Diğer yanda
Küçük hesaplarla kabaran büyük hesaplar
Bir ekmek uğruna tükenmesi insanların
Hastalıklı arzuları, bencil ve tutarsız davranışları, ufku olmayan umutları, boyun eğmeyi öğretenleri ve yolu sevgiden geçmeyenleri yaşamımızın merkezine almayalım.
''Pir Sultan Abdal

Hayatımızın Tamırcısı Olalım

Tozlanmış onca yitirişten sonra yeniden silkelenmeli ve sahip çıkmalıyız yaşamlarımıza.
Karl Marx'ın dediği gibi,''İnsanların yaşayışını belirleyen bilinçleri değil, tam tersine, bilinçlerini belirleyen toplumsal yaşama biçimleridir.''
Nâzım Hikmet'de “Davet” şiirinde.
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” diyor.
O zaman;
Zoru aşmanın, içimizde o bize özgü ne mutlu ki yalnızca insana özgü yaşama sevincini duyabilmemizin en güzel yollarından biri de sanatla birlikte özgürlükten beslenen, sevgiyle perçinlenen yaşamla, insanla iç içe, içinde emek ve sevgi olan her şeyle beraber yaşama direncini kaybetmemeliyiz.
"Yaşamı tek bilinmeyenli bir denklem gibi ele almak, altı boş kulağa hoş sloganlarla konuşup, zamana göre kendini geliştirmeyen, saplantı slogan hükümlere göre yaşamak ve mevzi alıp dayatmaya çalışmak kolaycılığı hiç kimseyi ve de toplumları bir yere götürmez..." evet, bunun farkında olmalı ve yaşamımıza sahip çıkmalıyız.
Bu başkalarının inisiyatifine bırakılacak bir şey değil.
Kral Gılgamış'ın gözü karalığından, Simurg’u arayan kuşların hiç azalmayan azminden, Odyseus’un mücadele ruhundan, Don Kişot’un çılgınca cesaretinden, Santiago’nun masum hayallerinden nasibimizi almadan hiçbirimiz hedefimize ulaşamayız.
Zafer bu uzun ve çileli yolculuğu tamamlamayı başaranlarındır.
Vazgeçemeyiz bir yudumundan yaşamın.
Her doğan günle yeniden umuda sarılacağız... Umutsuz yaşanmaz ki, umut kazanacak sonunda....

Düş Kültür Sanat Dergimiz

"DÜŞ Kültür ve Sanat Dergimizi' in 2. sayısı çıktı.
Yazar, şair ve okurlarımıza dergimize gösterdikleri ilgiden dolayı çok teşekkür ediyoruz.
Her şeyin bu kadar iç içe geçtiği, doğrunun yalan karşısında kendini müdafaa etmek zorunda kaldığı, varlık nedenlerini unutarak başkalarının gözünde değerli olma sığlığında boğulurlarken;
karşı duruş geliştirerek yazmak insan doğasına paralel bir eylemdir.
Her ne kadar insan evrenin yaratıcısı olmasa da kurmaca dünyanın yaratıcısı olarak son derece içgüdüsel bir duyguyu beslemektedir.
Yazmak da bir anlamda yaratmak ve manevi bir eylemdir.

Her şeyin bu kadar iç içe geçtiği, doğrunun yalan karşısında kendini müdafaa etmek zorunda kaldığı, insanların el etek öperek, varlık nedenlerini unutarak, başkalarının gözünde değerli olma sığlığında boğulurlarken; karşı duruş geliştirerek yazmak, insan doğasına paralel bir eylemdir.
Her ne kadar insan, evrenin yaratıcısı olmasa da, kurmaca dünyanın yaratıcısı olarak son derece içgüdüsel bir duyguyu beslemektedir.
Yazmak da bir anlamda yaratmak ve manevi bir eylemdir.
''Zaman, büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek karlar ve sığ ilişkilerin zamanı olsa da'' bizler birer makine değil, insanız.
Kendi içinde enginliği ve derinliği olmayan, insana durmayan, ırkçı, faşizan, güzelliği sabote eden her türlü düşünce ve ideoloji değişmeli.
Yaşamın köhne alışkanlıklarına bağımlı olmak, sınırlara ve öğretilere boyun eğmek doğaya aykırıdır.
Dünyayı özgürleştirmek, hırstan, nefretten, kibirden, hoşgörüsüzlükten kendimizi arındırmak için, sağduyulu bir dünya için çalışalım.
Unutmayalım ”yalnızca dünyayı aşmış olanlar” iyi bir dünya yaratabilirler.
İyi bir dünya ”mutlu ve dingin insanlarla” süreklilik arz eder.
Sabir ve sukünet içinde;
Emeği geçen herkese çok teşekkür ederiz.
Dergimize aşağıda belirtilen linklerden ulaşabilirsiniz.


Kimse Yuvasında Değil

“Kendim ve dostlarım için ve zamanın akışını yumuşatmak için yazıyorum.” demiş, Jorge Luis Borges
Bende: kendi bilincimle, irademle,seçimlerimle,seçtiklerimle, değerlerimle, insanı sorumluluklarımla, bir nebzede olsa, yaşama dokunmak için yazıyorum..
Çünkü, hayatı ezberlemek başka; anlayarak, gözlemleyerek, deneyimleyerek, sevgiyle dokunmak bambaşka.
Çoğu zaman, başkalarının dayattığı kurallara ve değerlere göre yaşıyoruz. Yalanları, oyun bozanları, sorgulamadan kabul ettikçe içimizdeki sızı ve yalnızlık daha da arttı.
Her şeye sahip olmak için uğraştıkça, hayatlarımıza sahip olundu.
Düşlerimize birer birer el koydular.Her şeyin ucuz bir metaya dönüştürüldüğü, alınıp satıldığı bir ortamda sevgiyi, dostluğu, bilgiyi, güveni, içtenliği parayla satın almaya ve mutlu olmaya çalışıyoruz.
Kimse yuvasında değil, herkes başkasının kapısını çalmakta, başka hayatlarla avunmakta, hazıra konmayı amaç edinmekte. hazır söylemlerle yaşama sarılmakta, ne olduğunu bilmeden kendine sunulan yaşam tarzlarını benimsemekte.
Bizi hep başkaları tanımladı, hangi mesleği yapacağımıza bizim adımıza karar verdiler. Kiminle evleneceğimize, hangi partiye oy vereceğimize, hangi takımı tutacağımıza hep başkaları karar veriyor
Sonuç: mutsuz, umutsuz, kuruntulu, endişeli, arabesk söylemler yaşamın merkezi olmaya başlıyor.
Yaşamın doğasına aykırı sularda yüzüyoruz. İnsan doğasına uygun olmayan ne varsa onları işlemeye çalışıyoruz.
Bilincinin güzelliğini ve yaşamının değerinin sürekliliğini korumak istiyorsak, önce kendimizi öğrenmeye ve organize etmeye, ardından da hayatı tanımaya ve olumlamaya özen göstermeliyiz.
Bunlar için ise, sıkça kalbin ve beynin kapısını tıklatmak gerektiğini unutmamak gerekiyor. Nede olsa, onlarda tozlanır, katılaşır, sağırlaşır, koylarına çekilir zaman zaman...

Kendini Bilmek

İnsan kaynaklı sorunların temelinde insanın kendini bilmemesi ve bilgisizliği yatar.
İnsanın kendini bilmesi, aynı zamanda varoluşun getirdiği insan gereksinimlerinin en temel belirleyicisidir.
İnsanın kendini bilme ve tanıma yolculuğu aynı zamanda kişinin kendi iç sesiyle mücadeleye girmesi ve kendini bağımlı kılan bir çok şeyden kurtulması demektir.
Altı’ncı yüzyılda yaşayan ve halkın kendini tanrılaştırdığı Yedi Bilge arasında yer alan Spartalı Khilon tarafından ilk kez Delfi’deki Apollon Tapınağı’na yazılmıştır bu sözler: “Kendini Bil.”
İlk bakışta ”Kendini bil” farklı bir ifade gibi gelir insana. Oysa her insanın içinde bir çok parçanın bulunduğu ve bu parçalardan hangisini daha çok kullanılması gerektiğinin çoğu zaman farkına varmayız. Bu nedenle kendini tanıma bir yerde bu parçaları anlama, güçlü ve zayıf yanlarının farkına varma uğraşıdır.
Kendini tanımak, öncelikle insanın iç dünyasıyla, başka bir deyişle kendisiyle iletişime geçmesidir. İnsanoğlunun kendi dışındaki dünyayı anlamlandırabilmesi için de önce kendini bilmesi gerekmektedir; ancak o zaman bütün varlıkların anlamı ve amacı konusunda derinlikli bir bakış açısına sahip olur.
Kendini bilmek aynı zamanda, insanlarla güçlü iletişim kurmayı sağlıyor ve olayların, dünyanın farkında olup bunları doğru değerlendirme bilgeliği katıyor. Çünkü, insan tek başına medeniyet ve kültür oluşturamaz.
Bunun yanında, kendini bilmeyen insan, herşeyi bildiğini sanır, bilmediği konularda ahkam kesilir.
Sokrates: ”Bildiğim tek bir şey var, o da hiçbir şey bilmediğimdir” derken, aslında hayatın anlamıyla ilgili sağlam bir kavrayıştan bahseder.
Kendini bilen insanın akılla bağlantılı bir eylemi vardır. Kendine özgü bir canlı olmanın da ötesine geçerek insanca yaşama anlam katar buda haddini bilme, bilgi sahibi olma ve yürekliliktir. Bu olumlu özelliklerin varlığıyla belli bir zihinsel olgunluğa erişince insan, sahip olunan bilgileri anlamlı ve sağlıklı kullanma, yaşamı doğru ve anlamlı bir şekilde yorumlayabilme bilgeliğine de ulaşmış oluyor. Hayatın anlamına da derinlikli bir bakış açısı kazandırıyor.
Kendini bilmenin yaratacağı bilgeliği anlatan Fars dörtlüğünde ki uyandırmayı, izlemeyi, şahitlik etmemeyi görmemek mümkün mü?
”- ki, bilmiyor ama biliyor bilmediğini; çocuktur, onu eğitin/yetiştirin.
– ki, bilmiyor ama bilmiyor bilmediğini; cahildir, ondan uzak durun.
– ki, biliyor ama bilmiyor bildiğini; uykudadır, onu uyandırın.
– ki, biliyor ama biliyor bildiğini; bilge kişidir, onu izleyin.”
Dünyanın en büyük temel sorununun, insanın kendini bilmemesinden kaynaklanan bilgisizlikten ve bilgiye duyulan ilgisizlikten kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Türkiye felsefe kurumu başkanı, ulusal ve uluslararası yirmiye yakın derneğin aktif üyesi olan İoanna KUÇURADİ' nin seslenişi oldukça manidardır.
''Neden acı çekiyoruz'' Çok kestirme bir cevap vermem gerekirse ''bilgisizlikten'' diyebilirim; bilgisizlikten ve bilgisizliğin yarattığı sonuçlardan..''
Yunus Emre’nin dizelerinde hayat bulan ”Kendini Bilmek” deki hikmetin güzelliğine hayran olmamak mümkün mü?
”İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır”
”İnsan niçin okur? Hem kendi, hem de başkalarının “hakkı”nı bilmek için. Yani “kul hakkını ve sınırlarını” bilmek için. Bu, Tanrı’nın da insanlardan isteğidir. Gönül dünyasında da, toplum yaşayışında da düzen ve huzur böyle sağlanacaktır. İnsan okuyor ama “hak-hukuk” bilmiyorsa, kul hakkı yiyorsa her şey boştur. Kuru, işlevsiz bilgi yüklemesidir yapılanlar.”
Kendini bilmeyen, hatta aramayan kişi, yaşamını da boşa geçirmiş, eserini verememiş ve kendini gerçekleştirememiştir. İnsanın hayattaki en büyük başarısı kendini bilmesidir. Bilgi, her şeyden önce insanın kendini bilmesini sağlamalıdır. Kendini bilmek de önümüzü aydınlatır. İnsanın kendisini bilmesi kadar büyük nimet yoktur.
Olcay Kasımoğlu

Hayır Diyebilmek İnsanca Bir Haktır

Neden bazı insanlar, hayır demekte zorlanırlar ? Hayır diyebilmek neden bu kadar önemlidir?
İnsanlarla bir arada yaşamak için, işbirliği ve dayanışma yapmak önemlidir. Bunun için, evet ve hayırların bir seçiciliği ve dengesi olmalıdır.
Başkalarını gücendirmeyelim derken, kendi kendimizi gücendirmeye başlarız. Doğru bildiğimiz şeylere bile sahip çıkamaz, kendi ilkelerimizden ödün vermeye başlarız. Hayatın her boyutunda, bize gerekli olan denge unsuru, burada da karşımıza çıkıyor böylece.
İnsanın, kendi özünde ki benliği özümsemesi, olaylar ve sorunlar karşısında takındığı tutum ve davranışla kendini belli eder.
Herkes aynı koşul ve imkanlarda yetişmiyor. Herkesi farklı aile yapılarında büyüyor, farklı davranış kalıplarına sahip bireyler olarak yetişiyor. Olayları algılama, anlamlandırma ve olaylar karşısında takındığımız tutum ve davranışlarda, bu farklılıklar çerçevesinde şekilleniyor.
Bu farklılıkların bize kattıkları doğrultusunda; bize söyleneni, gördüğümüz ve algıladığımız kadarıyla yapabiliyoruz.
İnsan zamanla oluşur, tıpkı nehirler gibi. Çağlayan bir şelale mi, yoksa cılız bir dere mi olacak, bunu zaman gösterir? Bunu da, yetiştiği aile ortamı, yaşadıkları, içinde bulunduğu sosyal ve toplumsal kimlikler karşısındaki tutumları belirliyor.
Hayır demek, diğer anlamıyla ret etme hakkını kullanmak, öğretilmiş davranışları kırmak, inanmadığımız, onaylamadığımız düşüncelerin arkasında olmamak demektir. Kendi kararlarımıza güvenmek ve bağımsızlaşmanın bir gereğidir aynı zamanda.
Birey olmuş, bir üst kimliğe ulaşmış, doyumlu ve olgun insanlar, nerede ne zaman hayır demesini çok iyi bilirler.
Ömrümüz boyunca; bir çoğumuz, mükemmel bir eş, sorunsuz bir öğrenci, iyi bir vatandaş, iyi bir evlat olmak adına, unuturuz kendi fıtratımızı. Denge ve huzuru korumakla, kendimizi hiçleştirmek arasındaki sınırı çizemez hale geliriz.
Hayır demek, kişinin kendi iç disiplini ile yakından alakalıdır. İnsan, sağlam bir kişiliğe sahip ise, zaaflarını törpülemişse, kendini ve yaşamı iyi okumuşsa; ne zaman, kime, neden hayır denilmesi gerektiğini bilir.
İnsan hayır derken, karşıdakini kırmak, dökmek zorunda değil. Sadece tercih hakkını kullanmanın çok insancıl bir seçim olduğunu hissettirsin.
Karşısındaki insan, insanlarında, kendilerine çeki düzen vermelerine neden olacak bir tavır ve duruş sergilesin. Her hayır, kendi içinde bir tutarlılığa sahip olsun.
Hayır demek bir tutumdur, sadece kişi ve kişiler üzerinden anlam ifade etmez.
Hayır dediğimiz için, bir insanı mutsuz edebiliriz lakin bizden dolayı sadece mutsuz olmaz.
Kendi evetinin, hayır’ ının farkındalığına sahip olmayan bir insandan, seçicilik beklemek en büyük yanılgıdır.
Toplumun temel birimi olan ailenin, dolayısıyla her insanın bir değerler sistemi ve bir yaşam felsefesi vardır.
Başkalarının dayattığı kurallara ve değerlere göre yaşıyoruz. Yalanları sorgulamadan kabul ettikçe, hayır demedikçe içimizdeki sızı ve yalnızlık daha da artıyor.
Her şeye sahip olmak için uğraştıkça, hayatlarımıza sahip olunuyor. Düşlerimize birer birer el koyuyorlar. Her şeyin ucuz bir metaya dönüştürüldüğü, alınıp satıldığı bir ortamda; sevgiyi, dostluğu, bilgiyi, güveni, içtenliği; parayla, imajlarla satın almaya ve mutlu olmaya çalışıyoruz.
Kimse yuvasında değil, herkes başkasının kapısını çalmakta, başka hayatlarla avunmakta, hazıra konmayı amaç edinmekte, hazır söylemlerle yaşama sarılmakta, ne olduğunu bilmeden, kendine sunulan yaşam tarzlarını benimsemekte.
Bu tarz insanlar, onaylanmanın, kabul görmenin; ebeveynlerinin istediği gibi davranmaktan geçtiğini çok küçük yaşta öğreniyor ve kendi duygularını bastırıp, anne ve babasının takdir edeceği şekilde davranmayı yine o yaşlarda öğreniyorlar.
Hayır diyebilmek, anlamlı ve gerekli bir davranış kalıbıdır.
Hayır diyebilmeyi bilen çocuk ve ergen ,önüne çıkabilecek pek çok yaşamsal tehdit karşısında çok daha güçlü ve donanımlı olacak, kendisini pek çok tehlikeden koruyabilecektir.
Biraz cesaret, biraz sezgi, biraz algı ve kendine saygı aslında.
Doğru bulmadığımıza hayır diyemediğimiz için, gerçek benliklerimizi oluşturamıyor, sınırlarımızı koruyamıyoruz.
Sosyal statüsü, ekonomik durumu, kabul görmeme korkusu, imaj kaygısı, kaybetme korkusu gibi bir çok nedenden ötürü, hayır demekte zorlanan, kendi istekleri ile çevresindekilerinin istekleri arasında sıkışıp kalan bireyler yetişiyor.
Korkup susan ve sessizce acı çeken, eşinin ve ailesinin baskısına ‘’el alem ne der’’ korkusuyla, sineye çeken insanlarla dolu toplumumuz.
İstek ve ihtiyaçlarımızın ne olacağını, başkalarının belirlediği, öğretilerin hakim olduğu yapıların içinde yaşıyoruz.
Zamanla mutsuz ve amaçsız hale gelip, çözümü ya antidepresan ilaçlarda yada hayatı hem kendimize, hemde hayatı bizimle paylaşanlara zehir ediyoruz.
Hayır demeyi öğrenmenin ve ‘gerektiğinde’ hayır demenin insan yaşamına getireceği yenilik, gelişim paha biçilemez değerdedir.
Karşımızda ki insanlara, içtenlikle ve samimiyetle özveride bulunduğumuzda, bunun karşınızda ki insan için bir anlam ve mana hissetmediği hissine kapıldığımız her durum, hayır demek için bir nedendir.
İnsanlar, bizden yapabileceklerimizin üstünde bir beklenti içerisine girdikleri an açık ve net bir şekilde hayırlarımız olmalı.
Yoksa, kırıcı ve incitici olabiliriz, oysa kesin bir hayır, daha samimi ve dürüst bir iletişim kurmamızı sağlar.
Yeter ki sağlam bir dayanağı olsun hayırlarımızın.
Eğip bükmeden, amasız, keşkesiz hayır demek, hem kendi yaşamımızı, hem de başkalarının yaşamını kolaylaştırır.
Her zaman, kendi ihtiyaç, istek ve beklentilerimizle, diğer insanlarınkini dengeleyerek kuracağımız ilişkiler, daha sağlıklı zeminlere oturacaktır.
Yeterki neye hayır diyebileceğimizi, neyi kesip atmamız gerektiğini bilelim.
Çünkü ‘’Hayır’’ diyebilmek, insanca bir haktır.

6 Nisan 2020 Pazartesi

Güneşi Kadınlar Doğururdu

”Benim doğduğum coğrafyada önce kadınlar uyanır, sonra güneş doğardı; güneşi kadınlar doğururdu” der bir yezidi deyişi
Yaşamı ve yaşamak hakkını, sadece kendi bulunduğu sınırlarda arayanlar ve sananlar ülkesinde; insanlara rağmen, güneşi zapetmek, cesur ve onurlu insanların işidir.
Görünüşüne, giyimine,memleketine, diline bakarak ‘kıro” dediğimiz bu coğrafyada, insan olmak; yeni yaşamlara uzanmak, yeni dünyalar büyütmek sanıldığından daha zordur.
Payına sorgulanmak, yargılanmak, potansiyel suçlu kabul edilmek ve kibirli bakışların rüzgarına tutulmak vardır.
Yaşama iki sıfır yenik başlarsın ve yolun hep tren katarıdır her vagonda yeni bir şeyler bulma ve yeni bir şeyler keşif etme telaşı sarar; ruhunu, tenini…
Ülkemin yol bilmez,kervan geçmez yerlerinde; yüzlerce beşikten, sayısız vedalarla, sayısız sevinçlerle ve yeni günlerin taşkınlığında, sayısız hayatlarla karşılaştım.
Bilirim; iç parçalayan insan seslerini, örtüsüz kimlikleri; iklimlerin dilinden öğrendim, yaşayarak !
Suç işleyen memurları, kamu kurumunu zarara uğratanı, kendi ülkesinde sürgün yeri diye tanımladığı yere gönderen bir zihniyetin coğrafyasında, zordur kendin olmak.
Medeniyetlerin beşiği Asya Anadolu, Mezopotamya…bütün genetiklerin süzülüp günümüze taşındığı bozkırlarda, çöllerde, yalçın dağların kervan geçmez yerlerinde yaşam savaşı veren, törelerin biçtiği yazgıyı kader diye kendilerine laik gören zihniyetin çocukları olmak zorken; bunu bilgiyle, görgüyle eğitimle taçlandırmak gerekirken, sürgüne laik görülen bu topraklarda insan olmak kolay değildir.
Yıllarca sen batılı(aydın) diğerleri denilen doğulu( bağnaz) hiç mi suçu yoktu bu ülkeyi yönetenlerin, sistemin.
*Oy potansiyeli gördükleri ağalık sistemini destekleyen siyasetin, kaçak para girişine destek veren, silah tüccarlığından trilyonları cebe indiren, okumuş büyüklerin hiç mi suçu yoktu?
*Erkil erkek hegomanyasını gizliden gizliye destekleyen sistemin hiç mi suçu yoktu?
*Kendi vatan toprağına sürgün yerler yakıştırması yapan, savcısı-hakimi işlenen suçlara sessiz sedasız kalırken, eğitmenler- öğretenler hep tepeden, insan koşullarını yadırgarken,küçümserken hiç mi suçlu değildi ?
(Sözümüz ”halkların kardeşliğine” inananlara değil, tabi ki)
O yüzden karıştırılmak, kıyaslanmak, başkasının yerine konulmak istenmemenin ne olduğunu anlarım, bilirim. O yüzden olsa gerek; kızgın eller, eylem adamlarına serin gelir.
Ülkemizin kanayan bir yeridir doğulu olmak ve çoğu zaman; insanların kör ve sağır kaldığı, kendine sıra gelinceye kadar gıkını çıkarmadığı sosyal ve toplumsal bir yaradır aslında. Kızına veya oğluna talip olan ailenin memleketini sorunca, memleket tanımlamasının önem kazandığı yerdir o ince çizgi.
Oysa yaşam bir bütündür, dünyanın diğer ucundaki bir değişim, gelişim bir diğer alanı değiştirirken hala yerinde durmayı ve yerinde saymayı marifet sananlar, daha da gerilere düştüğünün her gün bir parça eksildiğinin farkında bile değildirler.
Sadece kendini görmek, çok yönlü düşünememek, etkileri ve tepkileri hesaplayamamak, başka insanların yaşam haklarına saygı göstermemek; iki yüzlülüğü, riyakarlığı, yaşama ihaneti kaçınılmaz kılmaktadır.
*Yaşam da var olan ayrıcalıkları sadece kendi tekelinde görenler, hiç düşündünüz mü, kimsesiz ve kimliksiz kalanlar bir gün hesap sormaz mı?
Yaşamı sorgulamayanlar, sadece kendi durduğu yerden bakanlar, evreni bir bütünlük içinde görmek ve algılamak yetisinden yoksundurlar.
Onlara göre yaşam siyah ve beyazdan ibarettir ve o en iyisi, diğeri en kötüsüdür.
Dünyanın sadece kendi etrafında döndüğünü sananlar; kendi yaşamlarının dışında başka bir düşüncenin, başka yaşamların önemi konusunda bencildirler.
Kendi yaşadıkları coğrafyanın verdiklerine, düşünce ve yaşam tarzlarına, anlayış ve nezaketle yaklaşıp başka insan diyarlarına, yüreğini, algısını kapatan insanlar; yaşamı bir bütünlük içerisinde görmekten çok uzaktırlar.
Farklı coğrafyada doğan ve yaşam koşulları gerçekten zor olan insanları anlamak yerine, ezici bir üstünlükle tepeden bakmak, görmek, dünden kalmış argümanlarla bugünü değerlendirmek, insanların sağlıklı bir düşünce anlayışına sahip olmalarını ve sağlıklı bir bakış açısı getirmelerini engelleyecektir.
Ve dünden kalanlar dünün söylemleriyle bugünü görmeye çalıştıkları için yaşamı ıskalamaya devam edeceklerdir.
Özellikle sen ben kavgasının yolcuları, insanları; görünüşünden, dilinden, etnik kökeninden,siyasal tercihlerinden dolayı yargılıyorsa hiç bir gönülde açamazlar, insanım diyemezler.
Başkalarına önyargıyla yaklaşan insanlar, yenilikten korkarlar. Kendi dünyalarında farklı, içinde bulundukları ortamda farklıdırlar. Resmi görüşleri ayrı, içsel düşünceleri farklıdır. Bunlar için yaşamın etkinliği, işine ve çıkarına geldiği gibidir. Neyi savunuyorlar, neye göre, kime göre yaşamlarını düzenlerler bilinmez.
İnsanı insan yapan en büyük özellik ”adaletli olmasıdır” ve yaşamın içerisinde üretim, paylaşım ve bütünlük içinde daha huzurlu ve güven ortamında yaşama devam etmesidir.
Bunları ıskalayıp, bir yığın neden veya gerekçe ile düşmanlık üretenler ise akıldan, aydınlıktan, düşünceden uzaklaşmış, hedefinden sapmış demektir.
Düşünmek, her insana verilmiş bir özellik olarak düşünülse de, maalesef bu özelliği kullanan sayısı dünya üzerinde çok fazla değil.
Bunun içinde sadece bakmak yetmiyor. Gördüğünü anlamak,yorumlamak,empatı ayağını kullanmak ne kadar önemliyse, duygu ve düşüncelerde samimiyet de bir o kadar önemli.
Her nesil yaşadığı toplumun değerlerini yeniden yorumlamak ve sahip çıkmak zorundadır.
Kesinlikle geçmişin korkularıyla yaşama tutunmak değil, her-şeyiyle yüzleşmek ve
yaşamı ”beklentileri yüksek olmayan bir bakış açısı ve arayışları ince bir ruhla” anlamlı kılmak gerekiyor.
Çünkü hiç bir şey insandan daha değerli değildir. Gönüllerde olduğu kadar yaşamda da iç içe olalım.
İnsan insana tutunarak yaşar; aydınlanmanın özgünlüğünü, insanca yaşamanın sorumluluğunu, aklı ve kalbiyle taşıyanlara selam olsun…

Ben Bahardan Vazgeçmedim

Mevsim ilkbahar, toprak kımıl kımıl, tomurcuklar açtı açacak, her şey çığlık çığlığa ve her şey bir o kadar direngen.
Doğa yüklenmiş nazlı yükünü. Boşaltıyor sırasıyla. Kimini bir ağacın dalına, kimini toprağa ve kımıldayan her şey hayat kokuyor.
Sabahın ilk ışıkları gülümseyerek yayılıyor odalarımıza… Bu durum, hüzünlerimizden arınmaya bir davet olsa gerek. Yaşama yeni bir başlangıç yapmanın kanatlarını açıyor pencereler.
Diyorum ki; içimizde olup biteni gün ışığına silkeleyelim.
Siz buna ‘kendine uyanış’ deyin; ben ‘kendime doğmak…’
Hala kuşlar konabiliyor kalbime, onları ürkütmüyorum, sonlanamayan bir varoluş gibi..
Sonra, bir insanın o titreşimleri algılayıp hissedebilmesi için neye ihtiyacı var diye düşünüyorum?
Sevginin milyarlık hatırına..kendi derinliğime yolculuklar yapıyorum
Sonra, anlıyorum ki bir kelimedir kaldıran ayağa ''SEVGİ' gibi..
İnsan hayatı, her zaman aynı yerde, aynı coşkuyla yol almıyor. Hiç ummadığımız anlarda, renkli, cıvıl cıvıl, hayatın içine akan insanlar da çıkıyor karşımıza…. Bu insanlar, her şeyi yaşanılır kılabiliyor; o tılsımlı dokunuşlarıyla…
Zaman zaman düşünmüyor değilim; bizlerle onlar arasında ki bu yaşama dokunma farkını…
Oysa her canlıyı yaşam, acısı ve sevinciyle aynı karşılamıyor mu; bu fark nereden kaynaklanıyor? Anlaşılan o ki; her şey bakış açımızla, hayata açtığımız pencereyle ilintili olsa gerek.
O halde, önce kendimizle, bizi biz yapan değerlerle başlamayız hayata…
Bize giydirilen elbiselere körü körüne bağlandığımızda, bizi geliştirecek ve özgürlüğün sularına akıtacak nehirlere çıkamayız. İçimizdeki ‘bize’ yabancı, yalancı baharları yaşarız. Aslında yaşadığımız da bahar değildir ya!..
Oysa ben içimdeki çocuğu seviyorum. Kıpır kıpır olan, ipekten bir şalı kendine sarıp sarmalamış o çocuğu seviyorum!..
El değmemiş amazon ormanları gibi adını da tadını da duyumsamayı seviyorum!
Bütün keşkelerden uzak, derin nehirlerde yıkanmış yeşil yosunlar gibi; yeni bir güne ve yeni bir geleceğe kurgulu…
Elimizden kayıp giden hayatın çetelesini tutmadan, yüreğimizi acemi zamanların sayfalarına kaydettirmeden o güzelim sevda sözlerinin sınırlarına dayanalım diyorum.
''Nasılsa alışılır'' türünden masallara inanmıyorum. İnsan kendine, dünyaya gönül pencerelerini açmaya görsün her şey gelir konuk olur kalbine…
Sahi, insan içinde ki fırtınaları dışarıya taşırmadan nasıl toplayabiliyor kendinde güzel iklimlerin kokusunu ve sevdasını?
Ne kadar şen gülüşler dolaşsa da yüzümüzde yürek aynası bakıpta görene kör değildir.
Öyle ki; zamanla sesin ve yüzün iki armonisi gibi hayatın yaşanmışlığını almalıyız karşımıza…
Hayatın bütün patikalarında yürüdük, yürüyeceğiz de… Her şeye rağmen kendimize koca bir “aferin!” verelim; eteklerimizdekileri eledikten sonra…
İçimizden hayat taşsın, umut dolu olalım.
Unutmayalım; zaman hiç kimse için beklemez.
Öyleyse; hayat bizden yeni bestesini istiyor. Sesimizle, renklerimizle hayatı sevmek, sevilmek ve severken çoğalmak; çoğaltmak…
Yüreğimize kurulmuş bir hayat sofrası var. O sofraya hak edenleri alalım. Hayatın o zaman çoğaldığını ve bize aktığını göreceğiz.
Bencillerin bitirdiğini sadece almayı bildiklerini bildikten sonra, hayatımıza sahip çıkalım ve kendimize ''Hoş geldin'!' diyelim. Canımızın yandığı günleri unutmaya ne dersiniz; denemeye değmez mi?
Sabahın ilk ışıklarıyla güne başlarken; diyorum ki: Bak hayat, seninle gök kuşağının bütün renklerine birlikte göz kırpacağız. İçimizde demlenmiş bir hayat var; hadi silkelen, tak kanatlarını.
Sevilmeye değer binlerce güzel insanla birlikte, daha yapacak bir sürü işimiz var.
Hoş geldin hayat; hoş geldin! İyi ki geldin!

5 Nisan 2020 Pazar

İhtiyacı Olanı İstemek

Bir insanın bilmediğini bilmek, anlamak ve sorgulamak için anlayış olmalı insanda yoksa bir kapının kapalı olduğunu anlamak için o kapıyı itmek gerekiyor... Ne kadar doğru, kendimizi anlamak kendimizi bilmek için kendimize yürüyüşler yapmalıyız.
Gündüz aklıyla , gece karanlığıyla, kurdun kuşun sesiyle, doğanın melodisiyle insan koylarına demir atmalıyız.
Korkmadan kendimizi anlamaya çalışmak biz ki bilmek kaygısında olan canlılarız. Bir başkasına bütünüyle bağımlı yaşamak yürekler acısı bir şey. Kendimizin kendimize en emin olduğumuz sığınak bile güvenilir sığınak değil.
Gün olur her şey yolunda giderken, bir anda devran döner, çark döner elimizde var olan her şey silinip gider, gidebilir. İşte o zaman asil iş yürekli olmakta, kendimiz olmak da ve kendimizi bilmek de. Kendimizle yetinmesini öğrenmişsek, kendimiz olma bütünlüğüne sahip çıkıp emek vermişsek fırtınanın şiddetine göğüs gerebiliriz.
Bedenimizin ve ruhumuzun kendi kendine yetebilmesi için dışarıdan gelebilecek rahatlıklar gün gelip elimizden kaydığında kendi yükümüzü kendimiz taşıyabilmeliyiz.
İhtiyacı olanı istemekle, muhtaç olmak arasında çok ince bir fark var.
İnsanın kendi olarak kalması ve yapması gerekenleri kendinin yapması kadar güzel bir şey olamaz.
Yaşamak benim için sanattır. İnsan kendini anlamaya ve kendi olmanın sadelikleri korumaya ve geliştirmeye, kendini tanımlamaya çalışırken dikkatli olmalı. 
Bir insanın kendini olduğundan az göstermesi alçak gönüllülük değildir. Çoğu zaman ben kendi adıma yüksek sesle bunu söylerim kendime emek veren bir insanım bunu hak ediyorum diye.. İnsan kendini olduğundan fazla göstermek de budalalıktır. İnsan kendinde ki yetersiz değerleri görebilmeli, kendine dayatılan doğmaları toplumun kendine biçtiği rolleri sorgulayabilmeli yoksa sadece ben özgürüm demekle bu iş olmuyor.
özgürlüğün istediğini yapabilme anlamıyla tanımlayan bir bilincin nasıl bir kendini bilme güzelliği olabilir ki. Varlığının tanımını yemek içmek, eğlenme olarak algılayan bir bilincin nasıl bir yaşam felsefesi olabilir.
Kendini dürüstçe ifade edebilenler, yaşadığı dünyaya değer katabilenler ve bilim yolunda üretenler kendinden söz etsinler. 

Olcay Kasımoğlu

Değişim Yaşamın Kuralıdır

Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz der Herakleitos, değişmenin kaçınılmaz olduğunu vurgulayarak.
Değişimin ve gelişimin gerçekleşebilmesi için; düşüncelerimiz,seçimlerimiz ve yaşamımız arasındaki bağları araştırmaya başlamalıyız.
Seçimlerimizde ki farklılıklar, yaşamımızdaki farklılıkları oluşturur. Geçmiş bugünümüzü yaratmıştır ve bugünümüz de geleceğimizi yaratmaktadır.
Sürekli arkasına bakan insanın yolu bitmez. Sadece gelecek üzerine endişe duymak da bizi değişimin içerisine almaz.
Değişim kolay değildir, birden bire, kendiliğinden oluşmaz; sancılı olabilir. Sabır, oto kontrol, gönüllülük ve sağduyunun olması gerekir. Her şeyden önce, değişimin, gelişime açık olması gerekir.
Anlaşılır, istikrarlı ve anlamlı olmalı, yoksa; değişim, olumlu gelişme kayıt etmiyorsa, davranış değişikliği yaratmıyorsa anlam ifade etmez.
Birçok teknik ve strateji içeren bu süreç kolay değildir.
Burada, gelişimin en önemli ayağı; kişinin kendini tanımasıdır.
Her şeyden önce; içimizdeki olumsuz düşünce, yargı ve inanç kalıplarını değiştirerek olumlu olan yeni düşünce, yargı ve inanç kalıplarını benimsemek, sağlıklı ilişkiler kurmak gerekir.
Bunun için, öncelikli olarak, hangi alanlarda eksik olduğumuzu tespit edip, değişen yaşam koşullarıyla birlikte; kendini geliştirmeye karar vermesi, kişisel gelişim sürecini başlatır.
Kişisel gelişimle birlikte değişim başlar. Buda farklı öğrenmelerle, yeni şeylere açık olmakla ve inanmakla gerçekleştirilebilir.
Yaşama dair bilgi ve deneyim arttıkça ve bu bilgiler arasında ilişkiler kuruldukça; yaratıcı düşünme becerisi kazanmaya ve insan ilişkileri üzerinden yaşama yeni bakış açıları getirdikçe, hayatımızda; gelişimle birlikte, olumlu değişimler başlar.
Yaşam, her gün, kendine doğru yolculuklar yaparken; insanın değişime direnmesi mantıkla açıklanamaz.
Gelişime açık insan; kendini, içinde ki güzellikleri yeniden keşif eder, güçlenir.
Her değişim, yeni bir deneyimin, istemenin sonucudur. Gelişime açık olmak büyütür insanı, olgunlaştırır, eksikliklerini görmesini sağlar. Ön yargıdan, baskıcı sisteminden arınmasına yardımcı olur.
Birde değişime direnenler vardır; teknolojiye, yeni oluşumlara, yeni fikirlere şiddetle karşı çıkarlar.
Değişimi ihanet olarak algılarlar. Toplumdan,aileden aldıkları öğretilerle yaşamlarına yön verirler.
Bunun aksi davranış gösterenleri erdemsizlikle suçlarlar, saygısız ve dönek diye nitelendirirler.
Mademki, değişme ''Dünya'nın temel koyucu kuralı'' ise, niçin; değişmeme, değişmemekte direnme ve değişmediği için de kişi erdemli kabul edilmekte ?
O zaman, yıllarca sağcı olup daha sonra solcu olan bir insanı nasıl değerlendiririz.
Yada tuttuğu takımı değiştiren bir insana hangi gözle bakarız.
Tutucu ve kapalı bir yaşamı olan bir insanın radikal bir kararla yaşamının bütün yönünü değiştirmesine nasıl anlamlar yükleriz
Bu kavramlar üzerinden soruların yanıtını aradığımızda bu kavramlar ana ilkeler midir,
ana ilke deyince ne anlıyoruz ?
Milliyetçilik, solculuk,sağcılık, gibi bir sürü kavram ana ilke midir.
Diyelim ki ana ilkedir, bunları tümüyle terk etmek, değiştirmek bir gelişme midir, yoksa belli bir kesimin tanımıyla döneklik midir?
Ben hiç değişmedim önce neysem, bugün de oyum demek ‘tutarlı’ ve tutarlı oldukları içinde ‘erdemli’ sayılmak da, bunun gerekçesi ne ?
Aslında sorun değişmemekte değil, değişmenin nasıl gerçekleştiğindedir.
O zaman, tutarlılık bağlamında erdem; değişmemeyi değil de, değişmenin tarzıyla ilişkilidir.
Dünya görüşünün değişmesini ''mazur'' gösterebilecek ''makul'' gerekçeler her zaman vardır.
Gençliğinde belli bir siyasal görüşü savundu diye, yaşamının sonuna kadar o görüşü savunmasını tutarlılık saymak, savunmadı ve değişti diye de döneklikle suçlamak haksızlıktır.
Burada ki en hassas ayrıntı ise ''siyası ve politik tercihlerin değişimi'' rüzgarın yönüne göre esiyorsa, ‘yükselen değerleri'' kollayan bir ideolojik kaypaklık içerisinde ise, sadece kendi egosuna hizmet edecek bir yol çiziyorsa; böyle bir değişimi ''varoluşun temel koyucu ilkesidir'' diye izah edebilir miyiz?
Tabii ki edemeyiz, kaldı ki, mazeret; makul gerekçelere dayandırıldığı sürece kabul edilebilir.
İnsanlar yaşamla birlikte inandığı şeyleri sorgulayabilir, yaşadıkları; aldığı kararı bozdurabilir, kaldı ki gerekçe sağlamsa bu ayıp da değildir.
Zaten mantığı ve gerekçeleri açıklanamayan bir değişimin içinde ne samimiyet nede içtenlik olur çünkü değişim bir süreçtir, sağlam gerekçeleri ve mantığı vardır, sabahtan , akşama veya akşamdan sabaha olmaz.
Değişim; başkalarının yaşam hakkına daha hoş görülü, daha insancıl bakış açıları getiriyorsa, bu gelişime kim dur diyebilir.
Yeter ki “insan hayatına saygı, doğaya ve içinde ki bütün canlıların yaşamak hakkına saygı olsun.
Evrensel değerler dışında; benim için değişmeyecek şey yoktur.
Sığ düşünce, katı anlayış, insana ve evrene bir şey katmaz.
Kendi içinde enginliği ve derinliği olmayan, insana durmayan, güzelliği sabote eden her türlü düşünce ve ideoloji değişmeli.
İnsan yaşamına gereken özeni göstermeyen, sadece kendi varlığına hizmet eden, saygı göstermeyen, doğal ve sosyal çevreyi kirleten; her türlü düşünce faydacı değildir. İster değişmeden kalsınlar, isterlerse her gün değişsinler ne fark eder.
Dünyaya bir güzellik bırakmadıktan sonra, , başkasının canı yanarken sesin çıkmıyorsa, ateşi sana gelene kadar kapını kapatıyorsan, hangi düşünceden olursan ol, hangi değişimin içinde bulunursan bulun, benim için hiç bir anlam ifade etmez.
Konfüçyüs ise *sadece en akıllı ve en aptal insanlar hiç bir zaman değişmez.* diyor, ne güzel özetlemiş..
Ne kadar çok bizi destekleyen olumlu, yararlı ve güçlü düşüncemiz varsa, o kadar başarılı seçimler yaparız. Buda; yeni değişimlere bizi açık kılar ve olumlu gelişmeyi sağlar.
Olumsuz, yararsız düşüncelerse, bizi yeterince güçlü bir halde tutamadığı için yaşamımızda başarılı seçimler yapamaz ve yaşamımızın sorumluluğunu alamayız.

Olcay Kasımoğlu

3 Nisan 2020 Cuma

Bizler Yaşatmak Emekçisiyiz

Bütün dünyada yaşananlara baktığımda;
Bir iç hesaplaşma yaşıyoruz aynı zamanda diyorum kendi kendime.
Bu iç hesaplaşmanın bir 'iç devrime' dönmesi umuduyla;
En azından kendimizden ne kadar uzaklaştığımızın farkına vardık.
Dünya mallarının, lüks arabaların, rezistanslı evlerin, kürklerin, pahalı kıyafetlerin, markaların, mevkilerin, şanın-şöhretin bu kadar tavan yaptığı bu yavanlaşmış dünyada insanlar unuttular kendi olmayı.
Ne olursa olsun;
Akıl, bilim ve vicdanla çıkacağız bu sorunun içinden. Çünkü ne olursa olsun mücadele bir bütündür.
Birimizin iyiliği hepimiz için olmalı. Birimizin varlığı diğerinin varlığını görmemezlikten geliyorsa hiç bir yere varamayız.
21. Yüzyıl her şeyin çok çabuk ilerleme kaydettiği bir yüzyıl oldu. İcatlar ve buluşlar. Toplumsal dönüşüm hep daha lüks bir yaşam, daha çok tüketim üzerine dizayn edildi.
Daha iyi bir dünya teknolojiyle mümkünmüş gibi bir algı yaratıldı. Çoğumuzu bu algı yönetti. Daha lüks arabalar, rezistanslı evler, doğayı taklit eden yapay bahçeler yarattık. Kendi elimizle dünyayı yaralı, tutuk, işlevsiz hale getirdik.
İnsanın insana zulmü, doğaya zulmü, hayvanlara zulmü;
İster bireysel olsun ister toplumsal olsun, evde, sokakta, iş yerinde, her yerde kendini gösterdi.
Bu kara günler de birbirimize sahip çıkmak zorundayız. Başka çıkış yolumuz yok.
Topyekun mücadele etmeliyiz. En başından dediğim gibi 'mücadele bir bütündür.'
Birinin, birilerinin iyi olması yetmiyor. Hepimiz birbirimizden sorumluyuz. Bu öyle tek başına içinden çıkacağımız bir durum değil.
Yaşamın bütün alanlarında birbirimize ihtiyacımız var.
Fırında ekmek yapana, fabrikada üretene, hastahanede çalışana, tarlada ekene-biçene, velhasıl hepimizin birbirimize ihtiyacı var.
Bunun için de hepimiz birbirimizi koruyup-gözetmeliyiz. Sen-ben değil biz olmaya acilen ihtiyacımız var.
Bizi düşünmeyenleri biz de yok sayıyoruz. Derdimiz bir can, canlar ama hep beraber.
Birimizin canı yanarken, diğerimiz kör ve sağırları oynuyorsa çıkamayız düzlüğe.
Bu öylesine bir şey değil. Bu aynı kaynaktan su içmeye benzer. Ya hep ya hiç.
Sanırım Halil Cibran demişti "İki şey vardır ki, insanın hayata bakış açısını değiştirir; hastalık ve gurbet"
Bir virüs, insan yaşamında ne çok şeyin anlamsız ve ne çok şeyin gereksiz olduğunu yeniden insanlara hatırlattı.
Herkesin acısı kendi içinde saklıdır elbet, başkasının acısını ifade eden ortak dil ise merhamettir.
Bu günler elbet de geçecek. Önemli olan ne yaptığımız ve bundan sonra yapacaklarımız.
Hayata bakış açımızda nelerin değiştiği ve değişebileceği.
Daha iyi bir dünya için, geleceğin ebeveynleri çocuklarımız için aklı ve vicdanı hür adaletli toplumların olduğu bir yaşam umuduyla elimizden gelenin en iyisini yapma gayreti içinde olacağız.
Sağlık durumu ve koşulları iyi olmadığı için işe gitmek zorunda olan insanları düşündükçe de içim acıyor.
Hiç kimse kimseden üstün değildir. Birinin canı diğerinin canından kıymetli değildir. Giden her can kıymetlidir.
Bizler Yaşatmak Emekçisiyiz
Nazım'in dediği gibi;
"beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.”
Sayın meslektaşlarım ruhlarınız şad olsun😔sevdiklerinizin acısı acımdır.
Olcay Kasımoğlu

2 Nisan 2020 Perşembe

Sevginin Dili Tektir

Hak etmeden hiçbir şey elde edilmesin diye düşünenlerdenim🌹
Köhnemiş erdemlerimizin duvarları arasına sıkışan, birbirimize tepeden bakan bizler;
Kendini beğenmişliğin, anlaşılmaya muhtaç insanlara tepeden bakmanın uçurumuna düşmüşüz.
Bütün bunlar çok acı sonuçlar doğuruyor.
Adalet, en yüce erdemlerden biri ve bir ülkenin temelini oluşturan temel kavramlardan bir tanesidir, bireysel ya da kısmi değildir, evrenseldir.
Adalet, her şeyi layık olduğu yere koyar, dağıtıcı, denkleştirici özelliği vardır.
Adaleti sağlayan yasalar, hukuk düzeni ve uygulamalar ise insan vicdanına ters düşmemelidir, çünkü adaletin olmadığı yerde ahlak da yoktur.
Devlet içinde yaşayan herkesin, yasalarla sahip olduğu haklarını kullanması ancak adaletle sağlanır.
Adaletin olmadığı toplumlarda bireyler kendilerini güven içinde hissetmezler. Güvende olmayan bireylerin ise, huzurlu bir şekilde yaşamlarını devam ettirebilmeleri mümkün değildir.
Haksızlığı uğramış, zulüm görmüş her insanın adalete olan inancı sarsılır. Adaleti koruyan hukuk düzeni, güçsüzleri, haksızlığa uğrayanları koruduğu ölçüde adaletten söz edebiliriz.
Adaletin var olması, güçlünün hukuku değil, hukukun güçlü olmasına bağlıdır.
Toplum yaşantısında zulüm değişik şekillerde karşımıza çıkmaktadır.
İnsanın insana zulmü, doğaya zulmü, hayvanlara zulmü....
İster bireysel olsun ister toplumsal olsun, evde, sokakta, iş yerinde, her yerde adaletsizlik var.
Adalet bir nimettir, insan yüce bir değerdir lakin vicdanı teşekkül etmiş olmak şartıyla.
Zulmün ve haksızlığın karşısında gayrı ihtiyarı hep deriz ”vicdansızlar” bu tesadüf değildir.
Adalet; vicdanla, akılla, şefkatle kendini bulur ve yaşar. Bunun içindir ki insan olan insanın vicdanı olur, vicdanın ise tercihi olur.
Adalet, hukukla birlikte evrensel barışın en sağlam köprüsüdür o köprüye hile, zulüm karışırsa yıkılması çok kolay ve yıkıcı olur.
Toplumda; hak, hukuk, adalet, iyilik, dürüstlük gibi toplum dinamizmini sağlayan değerler erozyona uğramışsa orada ferdi vicdanın gelişmesinden söz etmek mümkün olmaz.
Bütün bunların bağlamında, bir ülkenin değerleriyle çok fazla uğraşırsan orada sosyal adaletten, haktan, hukuktan söz edemezsin.
Çıkalım sığ sularımızdan, samimi ve içten olalım, içten hesaplı değil… Sanalından değil, gerçek dünyadan korkar olduk.
Toplumun geneli için, en azından zaruri yaşam şartlarının sağlanması ve sebepsiz zenginleşmenin önlenmesi için, hiç kimsenin ezilmesine ve sömürülmesine izin vermeden, haksızlıkların karşısında insanca tavır alarak, insan olma sorumluluğumuza sahip çıkalım.
İnsanların toplum içinde ki sınıf farklılıklarına, siyasal tercihlerine saygı ve hoşgörüyle yaklaşalım.
Hakkın, hukukun ve adaletin olduğu yerlerden vazgeçmeliyim.
Her vatandaşın adil, tarafsız, bağımsız yargılandığı, her vatandaşın eşit, barış içinde yaşadığı, evinde, işinde kendisini güvende hissettiği, gelecek korkusu ve endişesi yaşamadığı bir ülkede herkes için adalet diyebilelim.
Daha mutlu bir dünya için, geleceğin ebeveynleri çocuklarımız için aklı ve vicdanı hür, adaletli toplumların olduğu bir yaşam dileğiyle.